Sayfalar
Kılavuzumuz Ekim Devrimi!
Kapitalist sistemin biz işçi ve emekçilere verebileceği olumlu hiçbir şey yok. Yaşamın her alanında iliklerimize kadar hissediyoruz sistemin bize dayattıklarını. Ve her sorun kriz boyutuna ulaşmış durumda. Ekonomik ve siyasal krizler, toplumsal krizler, iklim krizi, gıda krizi ve tüm bunların temelinde kapitalizmin sistem krizi… Tüm bu krizlerin sonuçlarını biz işçi ve emekçiler yaşıyoruz. Açlık, yoksulluk, işsizlik derken en temel ihtiyaçlarımız olan barınma, beslenme, ulaşım, sağlık gibi ihtiyaçlarımızı bile karşılayamaz hale geldik. Hem de uzun saatler çalışıyorken!
Öte yandan dünyada otoriter rejimlerin işbaşına gelmesiyle beraber siyasal baskıların artması bizleri nefessiz bırakıyor. Yürüyen emperyalist savaşla birlikte yüz binler yaşamını yitirirken, milyonlarca insan yaşadıkları topraklardan koparılıp göç yollarına sürükleniyor, yeni bir yaşam umuduyla! Yüz milyonlarla ifade ediliyor temiz suya, gıdaya ulaşamayan insan sayısı! Kapitalist sistem ve onun siyasi temsilcileri silahlanma yarışına hız vermiş durumdalar. İnsanlığın yaşadığı sorunları ortadan kaldırmak bir yana daha çok kâr elde etmenin planlarını, hesaplarını yapıyorlar, sorunları katmerleştiriyorlar. İnsanlar aç kalmış, susuz kalmış ya da barınacak yerleri yokmuş kapitalistler için bir şey ifade etmiyor. Çünkü onlar için önemli olan sistemin devamının sağlanmasıdır. Sistemin devamı için devasa güçte silahlar üretilir. Şehirler bombalanır, her yer yıkılır. Yeniden inşa etmek için, büyük kârlar elde etmek için, pasta olarak gördükleri dünyamızdan daha fazla pay kapmak için… Bunun için gerekirse milyonlar öldürülür, milyonlar göçe zorlanır. Ne de olsa ölenler bizim sınıfımızın insanlarıdır, onlar için bir istatistikten fazlası değildir!
Fakat insanlık tarihinin hiçbir döneminde ezilenler, sömürülenler, zulüm görenler uğradıkları saldırılara sonuna kadar sessiz kalmamıştır, bugün de kalmayacaktır. Son aylarda farklı farklı ülkelerde işçi ve emekçiler siyasi iktidarların baskı ve sömürüye hız veren politikaları karşısında sokaklara indiler. ABD, İngiltere, İtalya, Fransa, Belçika gibi ülkelerde milyonlarca işçinin katıldığı protestolar düzenledi, genel grevlerle hayat durdu. Gazze’de soykırıma sessiz kalmayan özellikle liman işçileri başta olmak üzere İtalyan işçi sınıfının “emperyalist savaşa hayır” eylemleri umudumuzu güçlendirdi. Nepal, Madagaskar, Fas gibi ülkelerde işçi ve emekçi kitleler iktidarlara tepkilerini güçlü eylemlerle ortaya koydular. İçinden geçtiğimiz tarihsel dönemde işçi sınıfı kapitalist sisteme ve onun yarattığı felâketlere sessiz kalmadığını, sessiz kalmayacağını sokağa inerek gösteriyor.
Kapitalist egemenler daha fazla savaş çığırtkanlığı yapıyor, daha fazla silah üretimine yöneliyor, emekçilerin yaşam koşullarını daha fazla zorlaştırıyor. Kapitalizm insanlığı uçuruma sürüklüyor. Sessiz kalmayacağını gösteren kitleler de her gün daha fazla sokağa çıkıyor, dayatılanları kabul etmeyeceğini ifade eden insan sayısı her geçen gün artıyor. Üstelik kapitalizme karşı mücadelede işçi sınıfı daha henüz gerçek anlamda uluslararası örgütlenme ile sahneye çıkmadı. İşçi sınıfı tarih sahnesine örgütlü bir güç halinde çıktığında şiarı “sosyalizm” olacaktır. Nâzım Hikmet’in şiirinde belirttiği gibi:
“En bilgin aynalara
en renkli şekilleri aksettiren onlardır.
Asırda onlar yendi, onlar yenildi.
Çok söz edildi onlara dair
Ve onlar için:
zincirlerinden başka kaybedecek şeyleri yoktur,
denildi.”
Önemli olan tarihi iyi okuyup geleceği kurmanın mücadelesini örgütlemektir. İnatla, inançla, sabırla işçi sınıfının devrimci mücadelesini örmektir. Bunun için örgütlü mücadele saflarında yer almaktır. Kapitalist sistemi yıkıp sınıfsız bir toplumun yolunu döşeyecek olan örgütlü işçi sınıfıdır. Bunun için sınıfımızın tarihine iyi bakmalı, bize yol gösterecek deneyimleri kılavuz edinmeliyiz. Paris Komünarları 1871’de burjuvaziyi yenerek Paris’te kendi iktidarlarını kurdular. 1917’de ise Bolşeviklerin önderliğinde işçi sınıfı Çarlık rejimini yerle bir ederek koca bir coğrafyada iktidarı ele geçirdi. Her kuşak kendi rolünü oynar. Paris Komünarları Bolşeviklere örnek oldu, Bolşevikler de bugünün devrimci kuşaklarına örnek olmaktadır. Kılavuzumuz Ekim Devrimi ve Bolşeviklerdir.
Ekim Devriminin üzerinden 108 yıl geçmesine rağmen daha güzel bir dünya kurma umudu her gün daha da yeşermektedir işçi sınıfının saflarında. Bolşeviklerin verdiği mücadele ve Ekim Devriminin deneyimleri biz sınıf devrimcileri için muazzam bir rehberdir. İnsanın insanı sömürmediği, sınıfların ve sınırların ortadan kalktığı bir dünyayı yaratacak olan örgütlü, bilinçli işçi sınıfıdır. Kapitalist sistemin yarattığı krizleri, sistemin kendisiyle birlikte ortadan kaldıracak olan sınıf, tarihsel deneyimleri özümseyen mücadeleci, örgütlü işçi sınıfı olacaktır. Er ya da geç işçi sınıfı tarih sahnesinde kendi rolünü oynayacak. Yeter ki umudu yitirme; çünkü umut örgütlü mücadelede!
link: İstanbul/Hadımköy’den bir metal işçisi, Kılavuzumuz Ekim Devrimi!, 7 Kasım 2025, https://eski.marksist.net/node/8640
Dünyayı Biz Hareket Ettiriyoruz, Durdurmasını da Biliriz!
Dünya üzerinde giyimden gıdaya, ilaçtan elektroniğe aklımıza gelebilecek birçok ürün taşıma işçilerinin emeğiyle taşınıyor. Anlayacağınız dünyanın bir ucunu diğer ucuna bağlıyoruz. Bir bakıma küreselleşen dünyamızda dünyayı bizler hareket ettiriyoruz. Lakin taşıma sektöründe çalışan milyonlarca işçi patronlara milyarları kazandırırken kendileri de diğer sektörlerde çalışan işçiler gibi yoksulluk içinde yaşamaya mahkûm ediliyorlar.
Öte yandan, yüz binlerce insanın hayatını kaybetmesine neden olan, milyonlarca insanın hayatını cehenneme çeviren emperyalist savaş yayılarak devam ediyor. En son İsrail’in Filistin’de gerçekleştirdiği soykırım bütün dünyada işçileri ve emekçileri sokaklara döktü. Dünyanın pek çok yerinde işçi ve emekçiler bu savaşlara karşı grevler ve eylemler yaptılar. Bu eylemler arasında en dikkat çekici olanlardan biri, liman işçilerinin İsrail’e silah ve savaş malzemesi taşıyan gemileri yüklemeyi ve boşaltmayı reddetmesiydi. Özellikle İtalyan liman işçilerinin başlattığı bu grev ve eylemler, taşıma işçilerinin ne kadar kilit bir güce sahip olduğunu bir kez daha gözler önüne serdi.
Geçmişte iki büyük dünya savaşı yaşandı. 1. ve 2. Dünya Savaşları milyonlarca emekçinin hayatını kaybetmesine sebep oldu. Şimdi ise 3. Dünya Savaşı yaşanıyor. Başta Ortadoğu olmak üzere dünyanın pek çok bölgesini savaşın alevleri sarmış durumda. Egemen sınıflar, tıpkı geçmişte olduğu gibi, kârlarını büyütmek ve nüfuz alanlarını genişletmek için bu savaşları körüklüyor. Ancak tarih bize bir gerçeği çok net biçimde gösterdi: Savaşları başlatanlar patronlardır; durduran ise işçi sınıfının mücadelesidir.
Birinci Dünya Savaşı, işçi sınıfının örgütlü mücadelesiyle durdurulmuştu. Ekim Devrimi, bunun en somut örneğidir. Rusya’da iktidarı ele geçiren işçiler, emperyalist savaşa son vererek tarihin yönünü değiştirmiştir. Bugün de benzer bir dönemeçteyiz. Kriz, yoksulluk, işçilerin birbirine düşman ettirilmesi gibi pek çok sorun yeniden karşımızda. Ama diğer yandan, dünyanın dört bir yanındaki işçiler bu savaşlara karşı yan yana geliyor, ortak mücadele ediyor. Bu gerçeklik bizlere işçi sınıfının dili, dini, milliyeti ne olursa olsun aynı bayrak altında birleşebileceğini bir kez daha gösteriyor.
Bugün biz taşıma işçileri de Ekim Devriminden ders alıyor, elimizdeki gücü fark ediyor ve örgütleniyoruz. Çünkü dünyayı bizler hareket ettiriyoruz ve istersek dünyanın çarklarını durdurmasını da biliriz. Ekim Devrimi, bu yolda bizlere hâlâ ışık tutuyor.
Yaşasın Ekim Devrimi!
Yaşasın işçi sınıfının enternasyonal mücadelesi!
link: İstanbul’dan MT okuru bir grup taşıma işçisi, Dünyayı Biz Hareket Ettiriyoruz, Durdurmasını da Biliriz!, 7 Kasım 2025, https://eski.marksist.net/node/8639
Ekim Devrimi Sağlık Sisteminin Karanlığına Işık Oluyor!
Bugün teknolojinin geldiği nokta sağlık alanında da muazzam etkiler yaratıyor; tıp teknolojisi gelişiyor, modern teknolojilerle ameliyatlar gerçekleştirilebiliyor, önceden tedavisi mümkün olmayan pek çok hastalığa çare olan ilaçlar, tedaviler üretiliyor… Fakat bunca gelişmeye rağmen sağlık alanındaki sorunlar aksi yönde kötüleşmeye devam ediyor. Öyle ki ortaya çıkan sorunlar artık yalnızca bireysel değil toplumsal bir krize dönüşerek toplum sağlığını doğrudan tehdit ediyor. Biz de Ekim Devriminin 108. yılı vesilesiyle, Marksist Tutum okuru bir grup sağlık emekçisi olarak hem günümüz sağlık sisteminin sorunlarını konuşmak hem de Ekim Devriminin toplum sağlığına yaklaşımının bugün için taşıdığı dersleri hatırlatmak istedik.
Kapitalizmin içinde debelendiği kriz derinleşiyor, yoksulluk artıyor, çalışma ve yaşam koşullarımız gün geçtikçe daha da kötüleşiyor. Sağlık, barınmadan beslenmeye, çevre kirliliğinden iş güvenliğine kadar her alanı kapsayan bir toplumsal sorun haline gelmiştir. Bu sistemde sağlıksız evlerde yaşamak, ucuz ve kalitesiz gıdalarla beslenmek zorunda bırakılıyoruz. Bunun sonucu olarak da toplum sağlığı gün geçtikçe daha da kötüleşiyor. Zorlayıcı çalışma ve yaşam koşullarımız bizi hastalıklara karşı daha savunmasız hale getiriyor; toplum sağlığının korunamaması ise yeni hastalık riskini arttırıyor. Koruyucu sağlık ve tedavi hizmetlerine ulaşmak artık neredeyse imkânsız hale geldi. Hatta milyonlarca insanın temiz gıda ve suya dahi ulaşmakta zorlandığı bir sistemde yaşıyoruz.
Sağlık alanında muazzam ilerlemeler olurken bunlara erişimimiz çok kısıtlı bir noktada kalıyor. Aylarca beklenen hastane randevuları ve bekledikçe artan hastalıklar, sağlığa ulaşmanın zorluğunun bir diğer somut göstergesi. Türkiye’de “kamuda tasarruf” denerek niteliksiz ve kalitesiz sağlık hizmetleri, işçi ve emekçileri özel hastanelere yüksek ücretler ödeyerek hizmet almaya mahkûm bırakıyor. Toplum sağlığına yönelik politikalar, yerini bireysel sorumluluk vurgusuna bırakmış durumda. Sağlıkta çeteleşmeyle küçücük bebekler ölüme terk ediliyor. Tam bir kokuşmuşluk sarmış durumda etrafımızı! Bu düzen azgın bir sel gibi yıkıcıdır ve böylesi bir sistemde sağlıklı kalabilmek mümkün değildir.
Günümüz koşullarında hal böyleyken bir de sınıfımızın geçmişine göz gezdirelim. 108 yıl önce, 1917’de Rusya’da gerçekleşen Ekim Devriminin ışığıyla bakalım sağlık sistemine. Ekim Devrimiyle birlikte işçi sınıfı tarihte ilk kez sağlık hizmetlerine ücretsiz ve güvenceli bir şekilde erişebiliyordu. Sağlıklı olmak yalnızca burjuvalara mahsus değil sağlık artık halkın, yani işçi sınıfının hakkıydı. Sovyet hükümetinin Sağlık Bakanı, Ekim Devrimiyle birlikte sağlığa bakış açısını “işçilerin sağlığı işçilerin elinde olmalıdır” şeklinde özetliyor ve sağlıkta köklü değişimler, çevresel düzenlemelerle başlıyordu. Yani sağlık yalnızca hastalığın tedavisi olarak değil; barınma, beslenme, çalışma koşulları, çevre ve hijyen gibi toplumun bütün maddi koşullarının bir bileşeni olarak ele alınıyordu.
Halk sağlığını korumaya ve hastalıkların gelişmesini önlemeye yönelik çevresel düzenlemelerin bir kısmını da hijyen oluşturuyordu. Çevre kirliliğinin önlenmesi, çevre temizliği, hijyenik halk mutfakları gibi kapsamlı programlar oluşturuldu. Herkese ücretsiz, nitelikli, önleyici halk sağlığı hizmeti verildi. Ekim Devrimi sayesinde toplum sağlığı kavramı ilk kez somut bir planlama ilkesi haline geldi. Uzun çalışma saatlerinin yerini verimli ve kısa çalışma saatleri aldı. İşyerlerinde işçilerin sağlığı önemsendi, işçi sağlığı ve güvenliği kapsamında her işçi günlük olarak muayene edildi. Kişilerin ihtiyacına göre tedaviler gerçekleştirildi, kişiye özel diyet ve egzersiz imkânı sağlandı. Aynı zamanda anne-çocuk sağlığına büyük önem verildi ve sağlığa ulaşmanın zor olduğu bölgeler için gezici dispanserler kuruldu.
Bugünün koşullarında en can yakıcı sorunlarımızın, aslında işçi sınıfının örgütlü mücadelesi sayesinde çözülebileceğini tarihsel olarak biliyoruz. Bir bütün olarak sağlığımız, yaşadığımız koşullardan bağımsız değildir. Sağlık, toplumsal düzenin aynasıdır. Sağlıksız bir sistemde sağlıklı bir toplum olamaz! İklim krizi, barınma sorunları, göç, savaşlar, açlık, yoksulluk… Kapitalizmin ürettiği sefalet koşulları bizlere böyle bir hayat sunuyor. Öte yandan işçi sınıfının örgütlü gücü sayesinde Ekim 1917’de nelerin başarılabildiğini biliyoruz. Onların bugüne tuttuğu ışık sayesinde örgütleniyor ve insanca bir yaşam uğrunda mücadele veriyoruz. Ekim Devriminin bıraktığı mirasa sahip çıkıyoruz ve Elif Çağlı nın dediği gibi “Bu pisliği ancak devrim temizler” diyerek mücadele yolumuzu çiziyoruz. Ekim Devriminin işaret ettiği yolda yürüyen sağlık emekçileri olarak diyoruz ki: Selam olsun gelecek güzel günlerin umudunu bugünlere taşıyanlara, selam olsun sağlıklı bir toplum için mücadele edenlere!
link: İstanbul’dan MT okuru bir grup sağlık emekçisi, Ekim Devrimi Sağlık Sisteminin Karanlığına Işık Oluyor!, 5 Kasım 2025, https://eski.marksist.net/node/8638
Bizi Yeni Ekimler Kurtaracak
Egemenlerin savaşları, her çağda, her coğrafyada farklı bahaneler bulunsa da gerçekte her zaman haksız savaşlardı ve emekçilerin kanıyla yazıldı. Bugün de dünyanın en önemli sorunlarından birisi hâlâ bu. Kapitalist egemenler çıkarları uğruna milyonlarca insanı ölüme, yoksulluğa ve uçuruma sürüklüyor. Gazze’de, Ukrayna’da, Afrika’da, Asya’da … Hangi cephe olursa olsun, toprağa düşen hep işçilerin, kadınların, çocukların kanı oluyor. Kapitalizmin çarkları, tıpkı dişlileri kanla yağlanmış bir makine gibi dönmeye devam ettiği sürece, haksız savaşlar da varlığını sürdürecektir. Çünkü bu düzenin temeli sömürüye, paylaşım kavgasına ve kâra dayanıyor. Dünya, bu ağır yükün altında nefes almakta zorlanıyor.
Ama her karanlığın içinde bir ışık yanar. Ve tarih, bu ışığın bazen beklenmedik bir anda doğduğunu gösterir. 1917’de, Rusya’da yoksul işçiler ve köylüler, yıllarca omuzlarında taşıdıkları zincirleri kırmak için silahlarını kendi efendilerine çevirdiler. O gün, kimsenin mümkün görmediği bir şey oldu: Ayaklar baş oldu! Devrimin kıvılcımını çakan, Dünya Emekçi Kadınlar Günüydü. Çünkü sömürü ve zulüm düzeninin değişmesine en çok ihtiyacı olanlar, emekçi kadınlardı. Onlar “artık yeter” diyerek ayağa kalktılar. Ve o adım, sadece o günü değil, tarihin yönünü değiştirdi.
Bugünden geriye bakınca, Ekim Devrimi geçmişte yaşanmış ve bitmiş bir olay gibi görünebilir. Özellikle kapitalizmin kendi suretinde yarattığı dünyaya bakıp umutsuzluk girdabına kapılanlar için… Ama devrim, emekçilerin gerçek kimliklerini hatırlayıp kaynaşmalarını, bir ve beraber olmalarını sağlayan bir güçtür. İşte Ekim Devrimi, bunun kanıtıdır.
Ekim bize bir gerçeği daha hatırlatıyor: Değişim kendiliğinden gelmez. Egemenlerin saltanatını devirecek örgütlü işçi sınıfına ve ona yol gösterecek bir önderliğe sahip olmalıdır. Bugünün işçileri, kadınları ve emekçileri, dünyayı yeniden nefes alabilir hâle getirebilir; tüm emekçiler için bir cennet yaratabilir. Ancak bunu Ekim’in yolundan yürüyerek başarabiliriz. Özgürlüğün ıslığını çalacak ve tüm dünyayı işçi sınıfına gerçek bir yuvaya dönüştürecek şafakları yeniden yaratmak için mücadelemizi büyütmeliyiz.
link: İstanbul’dan MT okuru bir emekçi kadın, Bizi Yeni Ekimler Kurtaracak, 5 Kasım 2025, https://eski.marksist.net/node/8637
Ekim Devriminin Işığında Mücadeleyi Büyütüyoruz
Dünyanın dört bir yanında milyonlarca işçi ve emekçinin isyan seslerinin yükseldiği bir dönemden geçiyoruz. Şüphesiz ki bu manzara tesadüf değildir. Çünkü zulmün, adaletsizliğin ve eşitsizliğin olduğu yerde mutlaka isyan edenler de olacaktır. Bugün de bir avuç azınlık için zevk ve sefa, milyarlarca emekçi içinse yoksulluk ve zulüm anlamına gelen bu zorba düzene karşı, her geçen gün ezilenlerin öfkesi giderek büyüyor. Kapitalist düzen, geldiği emperyalizm aşamasında insanlığa savaşlardan, ekonomik ve siyasal krizlerden, acı ve gözyaşından başka bir gelecek vaat edemiyor. İnsanlığın büyük bir kısmı için bu düzen, insanca yaşamanın tüm olanaklarını ortadan kaldırmış, geleceğe dair umutları tüketmiş durumda. Ama insanlık, bu karanlığın içinde bile yeni bir çıkış yolu arıyor.
Tam da bu nedenle, günümüzde dünya meydanları emekçilerin eylemleriyle sarsılıyor. Fakat bugün bu isyan sesleri ne yazık ki henüz işçi sınıfının kapitalizmi yıkmak üzere örgütlü devrimci mücadelesine dönüşemiyor. Oysaki bütün dünyadaki emekçilerin öfkesini büyüten, meydanlara çıkaran sorunların kaynağını aslında kapitalizm oluşturuyor. Bu nedenle asıl mücadeleyi kapitalist düzene karşı vermek gerekiyor. Ancak çoğu emekçi, yaşadığı sorunların kökeninde çürümüş kapitalist düzenin yattığını henüz göremiyor. Biriken ama yönünü bulamayan öfke, nice hükümetleri sarsıyor, meydanları dolduruyor, burjuvalara korku salıyor; fakat gerçek manada bir kurtuluşa varamıyor.
İşte böyle dönemlerde, 108 yıl önce yaşanan Ekim Devriminin deneyimi bizlere nasıl bir mücadele vermemiz gerektiğini öğretmeye devam ediyor. Ekim Devrimi, çelişkilerin keskinleştiği, umutsuzluğun kol gezdiği bir dönemde, insanlığın kurtuluş yolunu açarak başka bir dünyanın mümkün olduğunu gösterdi. Tarihsel bir dönemeç olarak, işçi sınıfının burjuva iktidarlara mahkûm olmadığını, kendi kaderini kendi ellerine alabileceğini hatırlatıyor. Bu nedenle, yüreği kendi kabuğuna sıkışmamış, insanlığın sorunlarını sahiplenen tüm emekçiler için çıkış yolu açıktır: Ekim’in dersleriyle donanarak sosyalizm mücadelesini büyütmek ve insanlığın kurtuluş umudunu geleceğe taşımak.
link: Kocaeli’den genç bir metal işçisi, Ekim Devriminin Işığında Mücadeleyi Büyütüyoruz, 5 Kasım 2025, https://eski.marksist.net/node/8636
Geçmişten Bugüne Uzanan Rehber: Ekim Devrimi
Gençlik çağı insanın kendini değiştirip dönüştürmeye başladığı, ilgi alanlarını keşfedip bunların üzerine geliştirebildiği en güzel zamanlardan biridir. İnsanın bu çağda edindiği alışkanlıklar ve sahip olduğu yaşam biçimi, ilerleyen hayatının şekillenmesinde önemli rol oynar. İnsanın daha meraklı, dinç ve atılgan olması gereken bu dönemde etrafımızdaki birçok gençte yılgınlık, umutsuzluk olduğunu görüyoruz. Ama tüm bu umutsuzluğun, yorgunluğun birçok nedeni var; geleceksizlik, yoksulluk, barınma sıkıntısı, eğitimin değersizleştirilmesi gibi kişiye özgü gözüken fakat bugün herkesin yaşadığı sorunlar gibi. Gençler bu sorunları sadece kendileri yaşıyormuş gibi hissettikleri için, bunlarla tek başlarına başa çıkmaya çalışıyorlar ama tüm bu çabaları bireysel bir kurtuluşun mümkün olmamasından dolayı sonuçsuz kalıyor. Örgütlü mücadelenin içinde bulunmayan gençlerin bu tür arayışlara girmesi öngörülemez bir durum değildir. Fakat bizler örgütlü mücadelenin içinde yer alan gençler olarak bugün yaşadığımız sorunların kaynağının kapitalizm olduğunu biliyoruz. Peki kapitalizm altında bu sorunlarla başa çıkmak için ne yapmalı?
Bugünlerde, tarihte eşi görülmemiş bir olay olan Ekim Devriminin 108. yıldönümündeyiz. Rus işçi sınıfı ve Bolşevik Partinin önderliğinde gerçekleştirilen bu devrim 1. Dünya Savaşını sona erdirip, sınıfsız, sömürüsüz bir dünyanın kapılarını aralamıştı. Ekim Devrimi öncesi Rusya’da artan yoksulluk, son zamanlarını yaşayan Çarlığın baskı ve zulmünü arttırması ve Rusya’nın içinde bulunduğu savaş durumu Rus halkının kurtuluş arayışlarını hızlandırmış oldu. Kitlelerin içinde var olan değişim arayışı Bolşeviklerin öncülüğüyle birleşince Ekim Devriminin ilk adımları atıldı. Ekim Devrimi ile birlikte çocuk işçiliğinin yasaklanması, kadın-erkek eşitliğinin sağlanması, seçme ve seçilme hakkına sahip olunması, kadınlara yüklenen görevlerin toplumsallaşması gibi birçok kazanım elde edilmişti. Rusya’daki devrimle beraber dünyanın her yerinden işçiler sömürüsüz bir dünya için mücadele etmeye ve sorunları üretenlerden hesap sormaya başlamıştı. Savaşın içinde olan işçiler silahlarını dışarıdaki sınıf kardeşleri yerine içerdeki sınıf düşmanlarına doğrultunca kendilerini tehdit altında gören kapitalistler tüm düşmanlıklarını bir kenara bırakarak savaşı bitirmek zorunda kaldılar. Böylece Ekim Devrimi dünya işçi sınıfına değişimin ancak örgütlü bir mücadele ile gerçekleştirilebileceğini göstermiş oldu.
Günümüzde de işçilerin mücadeleleri kapitalizmin onlara hiçbir şey sunmamasından dolayı gün geçtikçe yayılıp güçleniyor. 1900’lerin başında olduğu gibi şimdi de emekçi kitleler yaşadıkları koşulları, savaşları, egemenlerin zulmünü kabul etmeyip değiştirmeye çalışıyorlar. Nepal halkının sefalet koşullarını kabul etmeyip iktidarı devirmesi, Madagaskar’da yoksulluğa karşı halk ayaklandığında cumhurbaşkanının ve bakanların korkup ülkeyi terk etmesi ve ABD’deki Trump karşıtı eylemlerin tarihi katılımlarla gerçekleşmesi bunun örneklerinden sadece birkaçı. Öte yandan Filistin’e uygulanan soykırıma karşı İtalya’dan Belçika’ya, İngiltere’den Fransa’ya işçiler tepkilerini iş durdurarak, meydanları doldurarak gösteriyorlar. Fakat Ekim Devriminin de gösterdiği üzere değişim isteği bir şeylerin değişmesi için tek başına yeterli değildir. Kendiliğinden gelişen ve devrimci bir partinin önderlik etmediği protestolar karanlık yolda farsız ilerlemeye çalışan araba gibidir. Tıpkı Ekim Devriminde Bolşevik Partinin yaptığı gibi, değişim isteyen emekçiler için onlara öncülük edecek, yolu gösterecek bir parti gerekir. Bugün her ne kadar yaşanan sorunlar 108 yıl öncesinden farklı gibi gözükse de temeline indiğimiz zaman gördüğümüz kapitalizmden başka bir şey değildir. Bir asır önce olduğu gibi kapitalizm bugün de doğayı talan etmeye, savaşlar çıkarmaya, zorunlu göçe ve insanların ölümüne neden oluyor. Sorunların çözümüne baktığımız zaman çözüm de o günkünden farklı değildir. Ekim Devrimi, dünya işçi sınıfının verdiği mücadelede dün olduğu gibi bugün de yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor. Ekim Devriminden dersler çıkartıp burjuvaziye ve kapitalizme karşı mücadelemizi devrimci temellerde yürütmeliyiz. Ancak o zaman savaşları bitirebilir, sınıfsız, sınırsız, sömürüsüz bir dünyaya adım atabiliriz. Bizler devrimci gençler olarak, tüm emekçi gençleri, 108 yıl önce kapısı aralanan bu dünyanın kapılarını tamamen açmaya, o dünya için mücadele vermeye davet ediyoruz.
link: Gebze’den MT okuru işçi-öğrenci gençler, Geçmişten Bugüne Uzanan Rehber: Ekim Devrimi, 4 Kasım 2025, https://eski.marksist.net/node/8635
Tarihin Karanlık Gecesinde Bir Şimşek Çaktı: Ekim Devrimi
Çarlık Rusya’sında bir fırtına kopuyordu. Yoksulluk nedeniyle insanlar daha çocuk yaşta fabrikalarda çalışmak zorunda kalıyordu. Tıbbi malzeme ve besin kaynaklarının yetersizliği, kötü çalışma koşulları ortalama insan ömrünü 35’e kadar düşürmüştü. Tüm bunlar olurken Rusya’nın egemen sınıfı her türlü imkâna erişiyor, başkaldıran emekçileriyse zindanla, işkenceyle engellemeye çalışıyordu. Halk sefaletin pençesinde yaşam mücadelesi veriyordu. En önemlisi de emperyalist savaşlar ve açlık milyonlarca emekçinin canını alıyordu. Kapitalizmin yarattığı yıkım ve çelişkiler giderek derinleşirken, Çar olan biten her şeye kulağını kapatmıştı. Tüm çelişkiler halkın taleplerinin yok sayılması ve duyarsızlıkla birleşince öfke daha da büyüdü. Yüzyıllardır sesini duyuramayan, savaşların kıyımından geçirilen işçiler, köylüler ve cephelerde yorgun düşen askerler bu gidişata “dur” dedi. Bu haykırış, Petrograd sokaklarından yükselerek tüm dünyayı sarsacak bir devrimin habercisiydi.
Lenin önderliğinde örgütlenen Bolşevik Parti, halkın bu öfkesini bilinçle buluşturdu. İşçi sınıfının kurtuluşunun ancak kendi elleriyle, kendi partisinin öncülüğünde mümkün olacağını anlattı. Kapitalist sömürü düzenine karşı “Ne yapmalı?” sorusunu soruyor ve yanıt veriyordu: “Dün erkendi, yarın geç. Vakit tamam, bugün” dedi Lenin. Ve bu sayede Bolşevikler, dünyanın her yerinde sömürü sınıfının en büyük korkusu haline gelecek Ekim Devrimine önderlik ettiler. Emekçi kitleler, bu önderliğin ışığında tarihte ilk kez bu kadar büyük bir coğrafyada iktidarı burjuvaziden söküp aldılar. Ekim Devrimi, tüm insanlığa savaşsız, sömürüsüz ve sınıfsız bir dünyanın mümkün olduğunu gösterdi.
“Sen bu olağanüstü güzel yolculuktaki ilk sabahsın.
Seninle başladı kutlu yürüyüş.
Sen bütün tohumların tohumusun,
ve dünya, dünya olalı beri,
daha bereketli bir yağmur görmedi,
Senden başka.”
İşçi sınıfının ozanlarından Nâzım Hikmet’in dizelerinde de belirttiği gibi, tohumların tohumu olarak Ekim Devrimi, bugünün genç devrimcileri, yani bizler için kavganın en karanlık günlerinde yolumuzu aydınlatacak bir gün ışığıdır. Ekim Devrimi, inançla, inatla ve dirençle yeşertilen bir mücadeleyi, sahip çıkılması gereken bir miras olarak bıraktı. Bugün kapitalizmin yarattığı eşitsizlikler, savaşlar ve yıkımlar karşısında Ekim’in devrimci mirası hâlâ yol göstermeye devam ediyor. Bizlere düşen, devrimci bilinci taşımak, büyütmek ve yeni kuşaklara aktarmaktır. Çünkü her yeni kuşak, devrimin tohumlarını yeniden toprağa düşürür. Ve biz, o tohumların filizlenmesi için mücadele eden gençleriz. Bugün yine tarihin karanlık bir döneminden geçiyoruz. Ama biz, devrimci Marksist gençler olarak biliyoruz ki, yarınlar yeni şimşeklerin, yeni Ekimlerin habercisidir.
link: İstanbul/Avcılar’dan Marksist Tutumcu gençler, Tarihin Karanlık Gecesinde Bir Şimşek Çaktı: Ekim Devrimi, 4 Kasım 2025, https://eski.marksist.net/node/8634
İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Nihai Çözüm
Kapitalizmin tarihsel krizinin derinleşmesiyle birlikte biz işçilerin ödediği bedel günden güne artıyor. İşsizlik rakamları katlanarak artmaya devam ediyor. Yüksek enflasyon karşısında aldığımız ücretler açlık ve yoksulluk sınırının altında kalıyor. Asgari ücretin bir evin kirasını dahi karşılayamadığı bir dönemden geçiyoruz. Hal böyle olunca işçi ailelerinin ay sonunu getirebilmesi mucize gibi bir şeye dönüştü. Biz sendikalı çalışan metal işçileri olarak eskiden asgari ücretin üzerinde maaşlar aldığımız için kendimizi bir nebze şanslı hissederdik. Ama şu an sendikalı bir işyerinde ortalama işçi ücreti yoksulluk sınırının ancak yarısına denk düşüyor. Aldığımız ücretlerle geçinemiyoruz. Kazanılmış haklarımız tek tek elimizden alınıyor, grevlerimiz yasaklanıyor, çalışma koşullarımız ağırlaşıyor.
Krizin derinleşmesiyle birlikte metal işkolunda uzun bir zamandır patronlar, işçi çıkararak faturayı biz işçilere kesiyorlar. Etrafımızdaki hemen hemen her işyerinde işçilerin işten çıkarılmasına şahit oluyoruz. Kâr ettikleri açık olmasına rağmen zarar ettiklerini iddia eden patronlar işçi çıkarıyorlar, bununla da yetinmeyip fabrikalarını kapatıyorlar. Kapanan fabrikaları ya başka bir şehirde örgütsüz, sendikasız, ucuz işçi çalıştıracakları koşullarda açıyorlar ya da işgücünün daha ucuz olduğu ülkelere kaydırarak buradaki örgütlülükten kaçıyorlar.
Ülkede bu koşullar yaşanırken bir yandan da metal işkolunda on binlerce metal işçisinin ücretini belirleyecek olan MESS sözleşmesi süreci başladı. Metal patronları zarar ettiklerini, ülkede bu koşullar altında üretim yapmakta zorlandıklarını, fabrikalarını kapatacaklarını söyleyerek, bizleri işsizlikle tehdit ederek, düşük zam dayatmasına sessiz kalmamızı istiyorlar. Yüksek kârlar edip sermayelerini katladıklarında kârlarını bizimle paylaşmayan patronlar, kârlarından zarar ettiklerinde nedense bizimle zararlarını paylaşmak istiyorlar. MESS sözleşmesiyle patronlar krizin yükünü biz işçilerin sırtına yıkmak istiyorlar. Patronlar sınıfının amacı MESS sözleşmesiyle düşük ücretleri dayatmak, ardından gelecek olan diğer sözleşmelerde ve asgari ücretin belirlenmesinde de aynı dayatmalarda bulunmak. Bu koşullarda metal işçilerine ve işçi sınıfına mücadele etmek dışında bir seçenek kalmıyor.
Bizim örneğimizden de anlaşılıyor ki kapitalist düzende sendikalı olmak önemli bir kazanımdır ama işçi sınıfı için haklarının garantisi değildir, nihai çözüm değildir, sömürüden kurtulmak demek değildir. Bu düzen devam ettikçe biz işçiler sendikalı, sendikasız, göçmen, kadrolu, taşeron fark etmeksizin bedel ödemeye devam edeceğiz. Kapitalist düzenin krizleri ve savaşları son bulmayacak. Dünyada yaşanan emperyalist savaşın, krizin, işsizliğin, yoksulluğun sorumlusu patronlar sınıfı ve onların düzeni olan kapitalizmdir. Tüm bu sorunların gerçek anlamda son bulmasını istiyorsak nihai çözüm olarak kapitalist sömürü düzeninin yıkılması için mücadele etmek zorundayız. İşçilerin kapitalist sisteme karşı büyük bir zaferi anlamına gelen 1917 Ekim Devrimine ve oradan çıkarılan derslere bakmak zorundayız. Savaşların son bulması, emekçilerin yerinden yurdundan edilmemesi, yoksulluğa mahkûm edilmemesi için bu düzeni yıkıp, işçi sınıfının iktidarını kurmalıyız. Bundan 108 yıl önce Rusya’da işçi sınıfı mücadele ederek iktidarı ele alıp Ekim Devrimini gerçekleştirdiğinde egemenler Birinci Dünya Savaşını bitirmek zorunda kaldılar. Rusya işçi sınıfı savaşı durdurarak kendisiyle birlikte dünyadaki tüm işçilerin kaderini değiştirdi. Devam eden Üçüncü Dünya Savaşının son bulması için, kapitalist sistemin yarattığı tüm krizlerin son bulması için, biz örgütlü metal işçileri olarak Ekim Devrimi ile yolumuzu açan işçi sınıfının yolundan yürümeye devam ediyoruz. Yaşasın Ekim Devrimi!
link: Gebze’den bir grup metal işçisi, İşçi Sınıfının Kurtuluşu İçin Nihai Çözüm, 3 Kasım 2025, https://eski.marksist.net/node/8632
Ekim Devrimi ve “Lenin Lambası”
1917’nin Çarlık Rusya’sı… Savaş, On Dörtten beri Rus köylü ve işçilerinin damarlarından kan çekiyordu. Toprak soğuktu ama yoksulluk daha soğuktu. Şehirlerde un kuyrukları kilometrelerce uzuyor, köylerde tarlalar bomboş kalıyordu; çünkü tarladaki erkekler cepheye sürülmüştü. Kadınlar hem ekmeği yoğuruyor hem de fabrikalarda kömür tozuna bulanmış makineleri çalıştırıyordu. Petrograd’ın sabahları da buz gibiydi. O sıralarda barut kokularının, açlığın, umutsuzluğun ortasında bir fısıltı da yayılmaktaydı: “Artık Yeter!”
Dünya Emekçi Kadınlar Gününde bu fısıltıların çoğalttığı ve sokağa taşırdığı ateş hızlıca karşılığını buldu. Fabrikalardan çıkan işçi kadınlar, önce ekmek ve adalet için yürüdüler. Fakat yürüyüş kısa sürede savaşın karanlığına karşı yükselen bir haykırışa dönüştü. Bu haykırış cephe siperlerinden fabrikaların taş duvarlarına, oradan köy meydanlarına kadar her bir yere yayıldı. Sokaklar dalga dalga kabardı, sesler birleşti ve birkaç gün içinde, yüzyıllardır hüküm süren çarlık düzeni tarihin tozlu sayfalarına karıştı. Ve bu muazzam yıkım, tarihe “Şubat Devrimi” olarak geçti. İlerleyen aylarda, Şubat Devrimiyle açılan yolda işçi sınıfı ilerlemeye devam ederek Lenin önderliğinde başarılı ilk işçi devrimini gerçekleştirecekti.
3 Nisanda Rusya’ya varan Lenin tren garında kendisini coşkuyla karşılamaya gelen işçi ve askerlere şöyle seslenmişti:
“Değerli yoldaşlar, askerler, denizciler ve işçiler; sizin şahsınızda Rus devrimini selamlamaktan, sizi dünya proleter ordusunun öncüsü olarak selamlamaktan mutluyum… bu korsanca emperyalist paylaşım savaş, bütün Avrupa’da bir iç savaşın başlangıcıdır. Uluslararası sosyalist devrim başlamış bulunuyor… Bütün Avrupa kapitalizmi bugün-yarın yıkılabilir. Yapmış olduğunuz Rus devrimi yolu açmış, yeni bir çağın başlangıcı olmuştur. Yaşasın Dünya Sosyalist Devrimi!”
O çok iyi biliyordu ki, Şubat Devrimiyle başlayan mücadele, siyasal iktidar işçilerin eline geçmedikçe burjuvazi tarafından boğulmaya mahkûmdu. Hızlıca 4 Nisan günü parti kongresinde Bolşevik Partinin yeni sloganları Lenin tarafından netleştirilmiş oldu:
“Hükümete Destek Yok!
Tüm İktidar Sovyetlere!
Kahrolsun Savaş!”
Ve işte bu sloganlar, 1917’nin gri gökyüzünü yırtan şimşekler oldu. Cephedeki asker, tezgâh başındaki işçi, tarladaki köylü hepsi aynı şeyi hissetti: Bu savaş onların savaşı değildi. Asıl düşman uzakta değil, tam yanı başlarındaydı. O yazın sonuna doğru Rusya bir kazan gibi kaynıyordu. Cephelerde askerler artık emir tanımıyordu. Fabrikalarda üretim durmuş, Petrograd ve Moskova’da işçiler sovyetlerini kurmuştu. Ekim ayının soğuk rüzgârları esmeye başlarken, Bolşevikler artık sadece bir umut değil, bir gerçeklikti! Ve 25 Ekim (7 Kasım) 1917 gecesi, Smolny Enstitüsünün önünde işçi ve asker sovyetleri son kararını verdi: “Tüm iktidar Sovyetlere!”
Ekim rüzgârı Petrograd sokaklarını süpürdüğünde, kimse artık eski Rusya’nın geri dönmeyeceğini biliyordu. O rüzgâr, yalnızca iktidarı değil, yüzyıllardır karanlıkta bırakılmış bir halkın kaderini de değiştirdi. Yeni işçi devletinin temelleri ilkin barışın taşlarıyla örülüyordu. Eski burjuva devlet aygıtı da baştan aşağı yıkılarak yerine yeni Sovyet düzeni kuruluyordu. Sovyetler yeni kararlar alıyor ve yeni uygulamaları devreye sokuyordu. “Toprak Kararnamesi” ile topraklar bütün köylülere dağıtılıyordu. İşçiler fabrikalarda denetleme ve yönetme hakkına sahip oluyordu. İşçiler ilk kez kendi kaderlerinin ustası olmanın ne demek olduğunu yavaş yavaş duyumsuyorlardı.
Bütün toplumun kaderi çok kısa süre içerisinde hızlıca değişiyordu. İlerleyen yıllar içerisinde yaşamı değiştirecek teknik adımlar da atılmalıydı. En başta da elektrikleşme. Bu fabrika ve köylerin üretim koşulunu, ev yaşamını, eğitimi, aydınlanmayı kökten dönüştürecekti. Lenin 1920’de bu hedefi şöyle tarif ediyordu: “Komünizm: Sovyet iktidarı + ülkenin elektrifikasyonu.”
Bu söz, bu düşünce halkta da karşılığını buldu. Tarih 14 Kasım 1920 idi. Yer Kaşino Köyü. O gün fotoğrafçılar, gazeteler ve işçiler hep aynı şeyden konuştu: “Köyün ilk ampulü yandı!” Lenin ve Krupskaya da o gün o törendeydi. Arkadij Şaihet adlı Sovyet fotoğrafçısının o yıllarda çektiği, köyde yanmış o küçük ampulü ve etrafında toplanmış insanları gösteren bir fotoğraf vardı. Halk arasında bu fotoğraf “İlyiç’in lambası” ya da “Lenin’in lambası” diye anıldı ve uzun süre simge olarak kaldı. Belki de o işçi o elektriğe bakıp “Lenin demek buymuş; karanlığa ışık yakmakmış!” dedi. Bir köylünün evine ışık girmesi, artık işçilerin de okuma yazma bilmesi ve işçi çocuklarının da kitap okuyabilmesi, işçilerin fabrika yönetiminde, üretimde söz sahibi olması ve nicesi… Bunlar devrimin soyut değil, elle tutulur kazanımlarıydı. O gün o ampul sadece bir evi ya da bir fabrikayı değil, bir çağı aydınlattı. Çünkü o lamba, birilerinin karanlığa boğarak hükmettiği dünyada, bu karanlığı ortadan kaldıracak ışığın kimde olduğunu gösteriyordu: örgütlü işçilerde! Yani, yalnızca yönetimin değişmesi değil, yaşamın temellerinin değişmesiydi işçi devrimi!
Bugün biz, bu köklü tarihsel deneyimin olduğu o yılların üzerinden geçip geldiğimiz bu çağda, başka bir karanlığın içindeyiz: Uzun mesai saatlerinin, borçla yaşamanın, korkuyla çalışmanın karanlığı. Yoksulluğun, yoksunluğun, çaresizliğin karanlığı. Gittikçe derinleşen ve yayılan Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşının, zorunlu göçlerin, dağılmış ailelerin, kaybolan çocukların karanlığı… Ama unutmayalım, o zaman da karanlıktı. Fakat o karanlığı yırtan işçilerdi! Ekim Devriminin bize bıraktığı en büyük ders budur: Hiçbir iktidar, hiçbir patron, hiçbir düzen bize ışığı armağan etmez. Işığı ancak biz üretiriz, biz yakarız, biz paylaşırız. Bugün o evin elektriği belki çoktan sönmüştür. Ama o lambanın anlamı hâlâ yaşıyor: Ne zaman bir işçi kendi gücüne inanırsa, Ne zaman bir araya gelir ve “biz de yaparız!” derse, işte o an o “Lenin lambası” yeniden yanar. O ışık hiç sönmedi. Sadece bizim ellerimizi bekliyor, yeniden yanmak için. Velhasıl yeni Ekim Devrimlerini yaratmanın anahtarı örgütlü gücümüzde!
link: Mersin’den bir MT okuru, Ekim Devrimi ve “Lenin Lambası”, 1 Kasım 2025, https://eski.marksist.net/node/8631
8 Mart: Mücadele ve Dayanışma Günü
8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü, işçi sınıfı mücadelesinin en önemli günlerinden biridir. Bu gün, yalnızca kadınların değil, tüm işçilerin örgütlü mücadelesinin bir parçasıdır. Ancak burjuvazi, yıllardır 8 Mart’ın devrimci özünü silmeye, onu hediyelerle kutlanan sıradan bir gün haline getirmeye çalışıyor. Oysa biz işçiler, bu günü sömürüye, eşitsizliğe ve baskıya karşı bir mücadele günü olarak sahiplenmeye devam ediyoruz.
1910 yılında, Almanya’dan komünist devrimci Clara Zetkin’in önerisiyle, 8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak kabul edildi. Zetkin, işçi sınıfının enternasyonal mücadelesine yürekten bağlıydı. ABD’de 1857 yılında daha iyi çalışma koşulları için greve çıkan 40 bin dokuma işçisi kadının haklı taleplerini destekliyor, o süreçte bir fabrikaya kilitlenerek yakılarak katledilen 129 kadın işçinin anısını yaşatmayı bir sorumluluk olarak görüyordu.
Zetkin, gençliğinden itibaren hayatını işçi sınıfının mücadelesine adadı. Onun gözünde sınıf kardeşliği, sınırları aşan bir gerçeklikti. Bir yandan çocuklarını büyütürken, bir yandan da devrimci mücadelenin içinde aktif bir rol aldı. O, sadece kendi çocuklarına değil, tüm işçi sınıfına bir anne gibi sahip çıktı. Yaşamı boyunca sömürü düzenine karşı mücadele etti ve kadın işçilerin örgütlenmesi için büyük çaba harcadı.
Bugün, 1857’de katledilen 129 kadın işçiyi unutmadığımız gibi, Soma’da can veren 301 madenciyi, Türkiye’de iş cinayetlerine kurban giden binlerce işçiyi, 6 Şubat depremlerinde yıkılan binaların altında hayatını kaybeden yoksulları da unutmuyoruz. Burjuvazinin kanlı düzeni geçmişte olduğu gibi bugün de işçileri sömürüyor, yoksulluğa ve ölüme mahkûm ediyor. Ancak işçi sınıfı, tarih boyunca bu sömürüye karşı direnmesini bildi. 8 Martlar, 1 Mayıslar, grevler, direnişler bu bilincin ve örgütlülüğün birer ifadesidir.
Clara Zetkinler, Rosa Luxemburglar, Marxlar, Engelsler ve nice isimsiz işçi önderleri, bizlere örgütlü mücadeleyi miras bıraktı. 8 Mart yalnızca anma günü değil, sömürü düzenine karşı örgütlü bir sınıf olarak sesimizi yükselttiğimiz bir mücadele günüdür.
Yaşasın 8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü!
link: İzmir’den bir MT okuru, 8 Mart: Mücadele ve Dayanışma Günü, 17 Mart 2025, https://eski.marksist.net/node/8472
8 Mart, Emekçi Kadınların Kapitalist Düzene Karşı Başkaldırı Sembolüdür!
168 yıllık bir mücadele geleneğine dönüşen 8 Mart’ı, egemenler tüm uğraşlarına rağmen unutturmayı başaramıyorlar. Ancak, onun içini boşaltmak ve dünya işçi sınıfına ait bir mücadele günü olduğunu unutturmak istiyorlar. Bu saldırıya karşı, 8 Mart’ın sınıfımıza ait bir mücadele günü olduğunun her fırsatta altını kalınca çizmemiz bugün büyük önem taşıyor. Bunu yaparken, 8 Mart’ı işçi sınıfının kadınlarının mücadele gününe, başkaldırı ruhunun sembolleştiği bir güne dönüştüren geçmiş kuşaktan devrimci kadınları hatırlamak ve kararlılıkla savundukları sınıf çizgisinden kopmamak son derece önemli. Ve 8 Mart denilince akla gelen ilk isimlerden biri Clara Zetkin’dir. Clara gibi devrimci kadınların yaşamı, inatla sürdürdükleri devrimci çalışmaları ve sınıfa olan güvenleri, bugünün genç kuşaklarına ilham olmalıdır.
Annesi ve çevresi feminist hareketin bir parçası olan Clara, burjuva feminizminin baskın olduğu bir ortamda büyüdü. Ama daha genç yaşlarında kadınların kurtuluşunun yalnızca kadın ve erkek işçilerin birlikte, burjuvaziye karşı mücadelesiyle mümkün olduğunu kavradı. Devrimci yaşamında en çok emekçi kadınların eğitimi ve örgütlenmesiyle ilgilenen Clara, kadın sorununun çözümü noktasında bu sınıfsal netliğini şu sözlerle ortaya koyuyordu: “Tüm kadınların bütünsel kurtuluşu, sonuç olarak emeğin toplumsal kurtuluşuna bağlıdır; bu ancak sömürülen çoğunluğun sınıf savaşıyla gerçekleştirilebilir. Bu nedenle, sosyalist kadınlarımız, tüm sınıflardan kadınların yalnızca kadın hakları için çabalayan politik olmayan, tarafsız bir hareket içinde bir araya gelmesi gerektiği yönündeki burjuva kadın hakları savunucularının inancına şiddetle karşı çıkmaktadır.”
Kadın sorununu sadece kadın-erkek karşıtlığına indirgemek ve sorunun gerçek çözümü olan toplumsal kurtuluş mücadelesini göz ardı etmek isteyen burjuva ideolojisine karşı, Clara ve onun gibi devrimci kadınlar çok tutarlı ve net bir tutum aldılar. Burjuva feminist hareketin karşısında, gerçek kurtuluşun ancak sınıf savaşıyla mümkün olduğunu vurguladılar.
Ayrıca Clara ve diğer devrimci kadınlar 8 Mart’ı yalnızca acıların ve sorunların konuşulduğu bir gün olmaktan çıkarıp, emekçi kadınların birliğinin, dayanışmasının ve mücadelesinin büyütülmesinin bir çağrısı olarak görmemiz gerektiğini belirttiler. Bunun için Clara, 8 Mart’ın ilanında bu vurgusunu şöyle ifade ediyordu; “Emekçi KadınlarGünü, sadece kadınların sorunlarını gündeme getirmek değil, aynı zamanda dünya çapında kadınların eşitlik mücadelesini birleştirecek bir çağrıdır. Kadın işçilerin hakları için vereceğimiz mücadele, sadece ulusal değil, uluslararası bir sorundur. Kadın işçilerin eşit haklar için savaşmaları, dünya çapında bir emekçi kadın dayanışması yaratacaktır.”
Clara Zetkin denilince akla gelen bir diğer konu da, Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht ile birlikte emperyalist savaşa karşı verdikleri mücadeledir. Kendi örgütleri dahi savaşa destek verirken, vatan haini ilan edilmek ve tutuklanmak pahasına, “Bu emekçilerin savaşı değil, işçi ve emekçiler emperyalist savaşa karşı sınıf savaşını büyütmeli” diyerek emekçilere ulaşmaya çalıştılar. Clara, emekçi kadınlara şu sözlerle çağrı yapıyordu, “Ancak kadınlar da «Savaşa karşı savaş» şiarını benimser, kararlılıkla savunursa, o zaman halklar için barış güvence altına alınabilir; ve kadınların büyük çoğunluğu bu şiarın ardında saf tuttuğu gün, ona karşı durmak mümkün olmayacaktır.”
8 Mart’ın bugünlere miras bırakılmasında payı olan başta Clara Zetkin olmak üzere geçmiş kuşaktan devrimci kadınların bize bıraktığı miras şunu gösteriyor: Eşitsizliğe, yok sayılmaya, yoksulluğa ve haksız savaşlara karşı emekçi kadınlar olarak işçi sınıfının saflarında mücadelemizi büyütmek; 8 Mart’ın mücadele ruhuyla, kapitalist düzene karşı başkaldırmak, bu sistemin saçtığı zehirden ve yarattığı yıkımdan kurtulabilmek için toplumsal kurtuluş mücadelesinin bir parçası olmak; 8 Mart’ın içini boşaltmak isteyenlere karşı tarihsel mirasımıza sahip çıkmak! 8 Mart emekçi kadınlarla sembolleşmiş işçi sınıfının, bizim sınıfımızın mücadele günüdür!
Yaşasın 8 Mart! Yaşasın Kapitalist Sömürüye Karşı Mücadelemiz!
link: İstanbul Avrupa yakasından emekçi kadınlar , 8 Mart, Emekçi Kadınların Kapitalist Düzene Karşı Başkaldırı Sembolüdür! , 11 Mart 2025, https://eski.marksist.net/node/8468
8 Mart’ın İzinde Kötülüğe Savaş Açalım
Yıllardır olduğu gibi kapitalist egemenler 8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Gününün içini boşaltmaya ve bugünü yalnızca çiçek veya hediye alınan bir gün haline getirmeye çalışıyorlar. Oysa sınıf bilincini kuşanan gençler olarak bizler, egemenlerin türlü oyunlarına ve aldatmacalarına kanmayarak mücadele tarihimizi iyi biliyor ve bu mücadeleyi sahipleniyor, yaşatıyoruz. İşçi sınıfının mücadelesinin sembollerinden biri olan 8 Mart’ın anlam ve önemini bir kez daha hatırlayalım.
8 Mart’ın kökleri, tekstil fabrikasında daha iyi koşullar talep eden emekçi kadınların mücadelesine dayanır. 1857 yılında New York’ta bir tekstil fabrikasında çalışan binlerce kadın işçi, daha iyi çalışma koşulları, daha kısa çalışma saatleri ve eşit işe eşit ücret talepleriyle greve çıktılar. Fakat polisin saldırısıyla karşılaşan kadın işçilerden 129’u gece saatlerinde fabrikada çıkan yangından dolayı yaşamını yitirdi. Çünkü fabrika sahibi, greve çıktıkları için kapıları kadın işçilerin üzerine kilitlemişti. 1910 yılındaysa Danimarka’nın Kopenhag şehrinde Uluslararası Sosyalist Kadınlar Konferansı gerçekleştirildi. Bu konferansta Almanya’nın işçi önderlerinden biri olan Clara Zetkin, 1857 yılında tekstil fabrikasında yaşamlarını yitiren emekçi kadınları anmak için 8 Mart’ın Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olmasını önerdi. Bunun üzerine oybirliğiyle 8 Mart işçi sınıfının bir mücadele günü ilan edilirken, bu gün zamanla bir sembol haline geldi. Bugünse patronlar sınıfı bizlere bu mücadele tarihini unutturmaya ve kendi emelleri için algımızı çarpıtmaya çalışıyorlar.
8 Mart, işçi sınıfının bugün sahip olduğu birçok hakkın nasıl zorlu mücadelelerle kazanıldığını simgeler. Kadınıyla erkeğiyle bir bütündür işçi sınıfı. Bu hakları yan yana durarak, zorluklara beraber göğüs gererek kazanmıştır. Kapitalizmin eli kanlı tarihi, o tekstil fabrikasında yaşananlar gibi nice acı dolu gerçeklerle doludur. Bugün de dünyamızda kapitalist sistemin yarattığı yıkımlar, acılar yaşanmaya devam ediyor. Sorunlar çığ olup işçi ve emekçilerin üzerine çöküyor. Baskılar, kadına yönelik taciz ve şiddet, ayrımcılık artarken, emperyalist savaşlardan en çok kadınlar etkileniyor. Tüm bunların yanında sermayenin kirli ideolojisi insanları karanlığa boğuyor, umutsuzluğa sürüklüyor. Fakat yaratılan korku iklimine, kasvetli havaya rağmen haksızlığın karşısında susmayanlar, geçmişten bugüne süregelen mücadelenin bir parçası olmayı seçenlerin sayısı da artıyor.
Bu toprakların ezilenlerden yana kalemi olan Yaşar Kemal, eşi ve yol arkadaşı Tilda’nın ölümü üzerine, onunla yaptığı veda konuşmasında şu sözleri söyler: “Tildacığım,yaşadığımız bu güzel hayat için sana teşekkür ederim. Sevgilim sakın korkma! Biz namuslu bir hayat yaşadık.” Kemal’in dudaklarından dökülen “namuslu bir hayat”, tarafını ezilenlerden, emekçilerden yana seçerek zulmedenlerin karşısında konumlanabilmek demekti. İyiden, güzelden yana olmak, tüm kötülüklere karşı savaş açmak demekti. Kıyım, zulüm, şiddet, yoksulluk, savaş gibi birçok kötülüğüyle dünyayı karanlığa boğan kapitalizm çıkışsızdır. Usta yazarın da dediği gibi kapitalizmi ancak işçi sınıfının haklı ve namuslu mücadelesi durdurabilir. Bu mücadele kadın ve erkek işçilerin omuz omuza yürüyüşüyle büyüyecektir. Selam olsun bu uğurda yaşamlarını yitirenlere, selam olsun dünyanın dört bir yanında bu mücadeleyi büyütenlere!
link: İstanbul’dan bir üniversite öğrencisi, 8 Mart’ın İzinde Kötülüğe Savaş Açalım, 9 Mart 2025, https://eski.marksist.net/node/8466
8 Mart’ın Mücadele Ruhuna Sahip Çıkalım!
Dünya işçi sınıfı ve emekçi kadınlar olarak zor zamanlardan geçiyoruz. Dünyada yayılan emperyalist savaş, buna bağlı olarak yaşanan göç krizi, ekonomik krizin derinleştirdiği yoksulluk, her geçen gün artan baskı ve şiddet, hayatımızı yaşanmaz hale getirip bizleri nefessiz bırakıyor. Yaşadığımız kentler yerle yeksan edilip doğamız talan ediliyor. Sınıf kardeşlerimiz bir bilinmezlikle göç yollarına düşürülüyor. Çığ gibi büyüyen yoksulluk işçilerin, emekçi kadınların, çocuklarımızın geleceğini, hayallerini çalıyor. Bizleri nefessiz bırakıp, çıkışsızlığa sürüklüyor. Tarihsel sistem krizinin yarattığı sorunları okula giden çocuklar, evlerinde emek veren emekçi kadınlar, tezgâh başındaki işçiler olarak hayatımızın her alanında hissediyoruz.
Miadını doldurmuş, tarihin çöp sepetine gönderilmesi gereken kapitalist sistemin yarattığı sorunlar tüm emekçilerin sırtına yüklenirken, kadınlar için bu durum daha da katlanılmaz hale geliyor. Kapitalist erkek egemen zihniyet ve onun saçtığı zehrin tesirine kapılanlar, kimilerimize “sen kadınsın, sus otur, evinle ilgilen, çocuklarına bak” derken kimimizi sokaklarda katlediyorlar. Kapitalistler bizi ucuz işgücü olarak görüp emeğimizi sömürüyorlar. Bizlerden savaşlarda, makine kayışları arasında kurban edilen çocuklar yetiştirmemizi istiyorlar. Ama biz örgütlü kadınlar olarak bizlere biçilen bu rolleri kabul etmiyoruz. Emeğimizi sömüren, çocuklarımızı çürümüş düzene kurban etmemizi bekleyen egemenlere karşı 8 Mart’ın mücadeleci ruhuyla kuşanıyoruz.
8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü yalnızca kadınların kutladığı bir gün değil, kadınıyla erkeğiyle kapitalist sisteme, emperyalist savaşlara, cinsiyet ayrımcılığına, sömürüye karşı verilen mücadelenin simgesidir. Böylesi zor süreçlerden geçerken 8 Mart’ı sahiplenmek, gelecek nesillere aktarmak bizler için daha da büyük bir anlam ifade ediyor. Bu sebeple emekçi kadınlar olarak bizleri sindirip, sesimizi boğmaya çalışan bu düzene artık “defolup gidin yeter!” diyebilmek için işçi sınıfının mücadele saflarında yer almak zorundayız. Çocuklarımızın ölmediği, emeğimizin sömürülmediği bir dünyayı ancak 8 Mart’ı bizlere miras bırakanların mücadeleci ruhuyla inşa edebiliriz.
Yaşasın 8 Mart! Yaşasın Örgütlü Mücadelemiz!
link: İstanbul’dan MT okuru bir kadın işçi, 8 Mart’ın Mücadele Ruhuna Sahip Çıkalım!, 9 Mart 2025, https://eski.marksist.net/node/8465
8 Mart’ın Mücadele Ruhuyla Birliğimizi Büyütelim!
Bizler tekstil, metal, eğitim sektöründe çalışan kadın işçileriz. Sınıf mücadelesiyle tanıştıktan sonra diyebiliriz ki hayata ve tarihe bakışımız kökten değişti. Öncesinde sınıf siyasetiyle ilgilenmeyen, mücadelenin nasıl yürütülmesi gerektiği hakkında fikri olmayan, deyim yerindeyse kendi kabuğunda yaşayan işçilerdik. Bugün ise artık sınıf bilincine sahip, mücadeleci işçileriz. Marksist Tutum’dan okuduğumuz makaleleri tartışıyor, işçi sınıfının devrimci mücadelesinin nasıl olması gerektiğini, sınıfımızın mücadele tarihini öğreniyoruz.
İlk öğrendiğimiz konulardan biri de 8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Gününün anlamıydı. Doğrusunu isterseniz bu konuda o kadar bilgisizdik ki 8 Mart’ı kadınlara çiçek alınan sıradan bir gün zannediyorduk. Ne 8 Mart’ın doğuşuna kaynaklık eden tekstil işçilerinin mücadelesini, ne de bu günü işçi sınıfına armağan eden Clara Zetkin’lerin mücadelesini biliyorduk. Mesela 1917 Ekim Devrimine giden sürecin ilk kıvılcımının 8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Gününde çakılması ne kadar anlamlı değil mi? O gün sokaklara çıkan emekçi kadınların grev çağrısı üzerine kadın-erkek tam 90 bin işçi iş bırakarak protesto gösterilerine katılmıştı. Bunları öğrendiğimizde, sınıfımızın ne kadar muazzam bir mücadele tarihi olduğunu gördüğümüzde, geçmişten bugüne gelen bu mücadele zincirini geleceğe aktaran neferlerden biri olmanın gururuyla dolduk.
Ne var ki girdiğimiz sendikal eğitimlerde kadın işçilerin mücadelesinin erkek sınıf kardeşleriyle bir bütün olduğunun, 8 Mart’ın mücadele tarihinin de tam da bu bütünlüğün bir örneğini verdiğinin anlatılmadığını üzülerek görüyoruz. Ne yazık ki kadın işçilere yönelik yapılan eğitimler feminist bir bakış açısıyla veriliyor ve sınıf bilincinden zaten yoksun olan kadın arkadaşlarımız bu eğitimlerden erkek işçi arkadaşlarına neredeyse düşmanlık besleyerek ayrılıyorlar. Emekçi kadınlar olarak çifte ezilmişliğimizin, her alanda uğradığımız şiddetin kaynağının kapitalist sömürü düzeni ve onun erkek egemen zihniyeti olduğunu öğrenemiyorlar. Biz, bulunduğumuz yerlerde kadın arkadaşlarımıza elimizden geldiğince doğruları anlatmaya çalışıyoruz.
Evet, emekçi kadınlar olarak çok fazla sorunumuz var, değiştirmemiz gereken çok şey var. Ama sorunlarımızın kaynağını ve asıl düşmanımızı görmezsek doğru bir mücadele yürütemeyiz. Sorunlarımızın kaynağı kapitalist sömürü düzenidir ve bu düzen yıkılmadıkça ne kadının, ne çocuğun, ne doğanın kurtuluşu olabilir. Kapitalizme karşı mücadele ise kadınıyla erkeğiyle işçi sınıfının mücadelesi olmak zorundadır. Bu bilinçle tüm emekçi kadınların 8 Mart’ını kutluyor, kadın-erkek tüm işçi kardeşlerimizi 8 Mart’ın mücadele ruhuyla birlik olmaya çağırıyoruz.
link: İstanbul/Sancaktepe’den MT okuru kadın işçiler, 8 Mart’ın Mücadele Ruhuyla Birliğimizi Büyütelim!, 8 Mart 2025, https://eski.marksist.net/node/8462
Kenetlensin Ellerimiz, Mücadeleyi Büyütelim!
8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günümüz kutlu olsun! Örgütlü mücadeleyle tanışmadan önce bizler de 8 Mart’ı Dünya Kadınlar Günü olarak biliyorduk. Annelerimize hediye aldığımız, yaşımız ilerledikçe kendimiz için de bir hediye, bir gül beklediğimiz bir gündü 8 Mart. Ancak mücadeleyle tanışınca 8 Mart’ın gerçek anlamını ve mücadele ruhunu öğrendik. Birlik ve dayanışma demektir 8 Mart. Geçmişten bugüne daha güzel bir dünyayı kurma mücadelesinin günüdür, kadınıyla erkeğiyle işçi sınıfının günüdür.
Egemenler 8 Mart’ın gerçek anlamını gizlemek, emekçi kadınların sınıfımızın mücadelesinde bir araya gelmesini engellemek için ellerinden geleni yapıyorlar. Her türlü yalan ve çarpıtmayı, baskı ve zoru kullanıyorlar. Biz genç sosyalist kadın işçiler olarak emekçi kadınların mücadele tarihini merakla araştırıyoruz, okuyoruz, öğreniyoruz. Eşitlik ve özgürlük mücadelesinde sayısız emekçi kadın fedakârlıkla ter akıttı. 8 Mart’ın Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak anılması ve kutlanması için öncülük eden Clara Zetkin’in yaşamı baştan sona zorluklarla doluydu. Ancak o da tüm mücadeleci kadınlar gibi zorluklar karşısında yılmadı. Emekçi kadınların özgürleşmesi, dünyanın kapitalizmin boyunduruğundan kurtulması için var gücüyle çalıştı. O ve onun gibi mücadeleci kadınlar bize 8 Mart’ı miras bıraktı.
Bugün kapitalist çürümenin sonuçlarını hayatımızın her alanında yaşıyoruz. En gelişmiş kapitalist ülkelerde bile kadın ikinci sınıf insan olarak, ucuz işgücü olarak görülüyor. Ataerkil zihniyet hayatlarımızı zorlaştırıyor, bizlere bir rol dayatılıyor. Kadına şiddet, taciz ve tecavüz sürüyor, suçlular serbest dolaşıyor. Artık insanlığa iyi olan hiçbir şey vaat edemeyen kapitalizm çürüdükçe insanlığı da çürütüyor. Bu düzen yıkılmalıdır. Emekçi kadınlar sosyalizm mücadelemizin ön saflarında yer almalıdır. Bugüne kadar hep elimize çiçeklerin ne kadar çok yakıştığı söylendi bizlere. Evet yakışıyor, ama birbirimize kenetlenen ellerle, sıkılı yumruklarımızla mücadeleyi büyütmek daha çok yakışıyor!
link: Ankara’dan MT okuru genç kadınlar, Kenetlensin Ellerimiz, Mücadeleyi Büyütelim! , 6 Mart 2025, https://eski.marksist.net/node/8460




