Savaş, Sağlık ve 1 Mayısımız!
Yan yana yazıldığında bile çelişkinin en çarpıcı halini yansıtan kelimeler savaş ve sağlık. Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşının gittikçe harlandığı, kapitalizmin tarihsel kriz içinde debelendiği günümüzde biz işçi ve emekçiler bu çelişkiyi çok daha yakıcı bir şekilde hissediyoruz. Savaşlar ne zaman biter? Sağlıklı bir toplum nasıl olur? İnsanlık nasıl bu hale nasıl geldi? Bu sorular her geçen gün sıklaşıyor zihinlerde.
Kapitalizmde sözde barış, savaşların arasındaki geçici dönemlerdir. Militarizm bu düzenin olmazsa olmazıdır. Sermayenin çözemediği her krizde her an kullanmaya hazır silahıdır savaş. Üstüne bu kan emici düzen, tıkanan ekonomiyi savaş ekonomisiyle, yıkıp yeniden inşayla aşmaya çalışır. Ve savaş bize acı, ölüm, göç getirirken, büyük tekellere yeni kârlar getirir. Kâr edemediğinde ekmek üretmeyip mermiyi üreten bu düzendir.
Biz sağlık emekçileri canlar kurtaralım istiyoruz, insanlar sağlıklı olsun istiyoruz. Dünyanın tüm işçileri yaşanılır bir dünya ve gelecek hayal ediyor. Onlar ise kârları için insanlığı savaşa ve yıkıma sürüklüyor. “Milli çıkarlar” diyorlar, “özgürlük ve demokrasi götüreceğiz” diyorlar. Savaşın en temel başlangıcı olan bu düzenden ne özgürlük ne demokrasi beklenebilir. Emperyalist güçler çıkardıkları savaşlarda sadece askeri hedefleri vurmakla kalmıyor, evleri, okulları, hastaneleri bombalıyorlar. Tanımını kendilerinin yaptığı “savaş suçlarını” yine kendileri işliyorlar. Emperyalist hedeflerine ulaşırken insanların bombalarla can vermesini, milyonlarca emekçinin evini terk etmesini zerre kadar umursamıyorlar. Bakıldığında herkese huzur veren gökyüzünün ve yıldızların yerini ardı ardına atılan füzeler kaplıyor. Bu yetmezmiş gibi; milyonların sağlığına ve canına kast etmeyi de bir savaş silahı olarak kullanıyorlar. Gıda ve tıbbi malzemelerin sevkiyatını bir savaş taktiği olarak engelleyerek de emekçileri açlığa ve sağlıksızlığa sürüklüyorlar. Ameliyat malzemelerini, anestezi maddelerini, ilaçları, aşıları, enjektörleri sınırdan geçirmiyorlar. Savaşlarda hastaneler ve sağlıkçılar bilhassa hedef alınıyor. Filistin’de yüzlerce sağlık emekçisi tedavi sunmak için çalıştıkları hastaneleri terk etmediklerinde İsrail devletinin zulmüne uğradılar, öldürüldüler. Yemen’de, Filistin’de ve dünyanın başka savaş bölgelerinde yüz binler açlıktan, soğuktan, kirli içme sularından hayatlarını kaybettiler. Kapitalist efendiler insan sağlığını, canını hiçe sayarken hiçbir hesap vermeyeceklerinden eminler, ama şimdilik.
Kardeşler, bu savaşlar bizim savaşımız değildir. Düşmanı uzakta aramayalım. “Savaşa hayır, ambargolara hayır, kirli ticarete hayır, krallara hayır” dediğimizde karşımıza kim dikiliyorsa odur düşmanımız. İşçi sınıfının uluslararası birlik, mücadele ve dayanışma günü olan 1 Mayıs ruhuyla tüm dünyada savaştan acı çeken, yüreği sınıf kardeşinin yanında atanlara selam olsun! İşte bu yüzden 1 Mayıs. Birliğimizi büyütmek için 1 Mayıs. Emperyalist ve haksız savaşlara son demek için, burjuvaziden hesap soracağımız günler için, işçi sınıfının doğayı ve hayatı sarsacağı saat için 1 Mayıs!
link: İstanbul’dan MT okuru sağlık emekçileri, Savaş, Sağlık ve 1 Mayısımız!, 23 Nisan 2026, https://eski.marksist.net/node/8758
Yok Sayarak Sorunlar Yok Olmuyor
Özellikle SSCB’nin dağılmasıyla birlikte burjuvazi şu ham hayali kitlelere empoze ediyordu: “Komünizm belâsı çöktü, toplumu barış ve refah dolu yıllar bekliyor.” Oysa denilenin aksine yaşanan ekonomik krizler ve emperyalist savaşlar kazın ayağının hiç de öyle olmadığını gösterdi. Devrimci Marksistlerin her fırsatta dile getirdiği gerçekler, kapitalist sistemin savaşsız, krizsiz ve sömürüsüz olamayacağı gerçeğiydi. Ve tarih çok zaman geçmeden bu gerçekleri bir kez daha doğruladı.
Elif Çağlı 2007’de Çürüyen Kapitalizm adlı makalesinde şu gerçeğin altını çizmişti: “Kapitalizmin özellikle İkinci Dünya Savaşı sonrasında bizzat emperyalist ilişkiler temelinde aldığı yol, bu asalaklaşma ve çürüme olgusunu büsbütün derinleştirmiştir. Kapitalizm artık sermayenin işçi haklarına küresel ölçekteki saldırısı ve küresel savaşlarla birlikte seyrediyor. Küresel kapitalizm, en büyük üretici güç olan insanı ve doğayı küresel ölçekte yıkımlara sürüklüyor. Bu belirtiler, kapitalist üretim tarzının üretici güçlerin gelişimini ve dünyanın varlığını tehdit eden bir tarihsel tükenmişlik noktasına dayanmış olduğunun bir ifadesidir.”
Aradan geçen 20 yılda devrimci Marksizmin ışığıyla ileriye bakanların haklılığı çarpıcı bir şekilde ortaya çıktı. Kapitalist sistem içine sürüklendiği tarihsel kriz sonucu milenyum dönemecinden bugüne toplumun bağrında derin yaralar açmıştır. Kapitalist sistemin yapısı gereği emek-sermaye çelişkisi derinleşmiştir. Topluma tam bir sefaleti yaşatan sermaye sahipleri, savaş ve ideolojik propaganda araçlarına muazzam kaynaklar aktarmaktadırlar. Dünyayı saran üçüncü emperyalist paylaşım savaşı, buna bağlı oluşan göç krizi, enerji krizi, gıda krizi…
Sistemin derinleşen kriziyle orantılı biçimde, sermaye sözcüleri çok yönlü olarak emek cephesine saldırmaktadır. Öyle ki bu saldırılar adeta örgütsüz kesimlerde bir sarhoşluk etkisi yaratıyor. Ki istenilen de budur. İşçi sınıfının öz örgütleri olan sendikalara, sosyalistlere, muhalif partilere, doğa savunucularına varıncaya kadar geniş bir kesim faşist rejimlerin baskısı ve saldırısı altındadır. Hektarlarca orman alanları maden şirketleri tarafından yağmaya açılmıştır. Karşı çıkan köylüler, rejimin değnekçileri ya da kolluk kuvvetleri tarafından bastırılmaya çalışılmak istenmektedir. Her şeye rağmen gerçekler ve umut direngendir. Zorbaca bir talan karşısında toplumun sessizliği bir yere kadardır. Rejimin dört bir koldan saldırıları karşısında bir taraftan öfke daha da doruk yaparken, diğer taraftan bu gidişatı değiştirme gücüne sahip olunmadığı düşüncesinin getirdiği moral bozukluğu derinleşmektedir. Örgütsüz kitleler, egemenlerin psikolojik bombardımanı karşısında üç maymunu oynamaya yönelebilmektedir. Yani bir tarafta kıyamet kopuyorken görmemek ve duymamak… Bir röportajda bir işçi şöyle diyor: “Haberleri izlemiyorum çünkü canımı sıkıyor”. Başka bir kişi, “elimizden bir şey gelmiyor ki neden fazladan kafa yorayım” derken, bir başkası “sosyal medyada komik içerikler daha çok ilgimi çekiyor” diyor. Yani aslında işin özeti, sermaye sınıfı, işçi sınıfını sersemletmiş durumda. Büyük propaganda araçları ve çarpıtmalarla kendi gerçeklerinden koparmış durumda.
Gerçekler her ne kadar canımızı sıksa da ne yazık ki onlar birer gerçek. Yani yürüyen emperyalist savaş bir gerçek, bu savaşta milyonlarca insanın hayallerinin yarım kaldığı bir gerçek, bu savaşın giderek yayıldığı gerçek… İşçi sınıfına tam anlamıyla sefaleti reva gördükleri bir gerçek… Bir tarafta sefalet derinleşirken, diğer tarafta arsız ve yüzsüzce büyüyen sermaye sınıfı gerçek...
Başka bir gerçek daha var: Yaşanan her sorun karşısında birlik olanların, mücadele edenlerin kazandığı da bir gerçek! Özellikle son bir yılda yaşanan birçok işçi eyleminin ve doğa savunucularının mücadelelerinin başarıyla bitmesi örnektir. Hayatın gerçekleri direngendir. Bir sorunu çözmek için kafa yoranlarla baştan savanlar arasında ne kadar büyük bir fark olduğu ortadadır. Kendi gerçeklerimizi yok sayarak gerçekler yok olmuyor. İşçi sınıfı önündeki birikmiş sorunları mücadele ile aşacaktır. Kapitalist sistemi tarihin çöplüğüne atacak olan işçi sınıfının örgütlü mücadelesi olacaktır. Bu 1 Mayıs’ta, topluma acı ve gözyaşından başka bir şey veremeyen kapitalist sistemi istemediğimizi haykırmak için yerimizi almalıyız.
Yaşasın 1 Mayıs!
Yaşasın işçilerin örgütlü mücadelesi!
link: İstanbul/Esenyurt’tan MT okuru bir metal işçisi, Yok Sayarak Sorunlar Yok Olmuyor, 22 Nisan 2026, https://eski.marksist.net/node/8756
Haydi 1 Mayıs’a!
İşçi sınıfımızın Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü 1 Mayıs, Türkiye Cumhuriyeti tarihinde uzun yıllar yasaklarla engellenmeye çalışıldı. Ancak 1970’lerde yükselen işçi hareketi ve sosyalistlerin kararlı mücadelesi, bu yasakları fiilen boşa düşürdü. 1976 yılında DİSK/Maden-İş’in önderliğinde yüz bini aşkın işçi Taksim Meydanını doldurarak 1 Mayıs’ı kitlesel bir şekilde kutladı. Egemenler o günden bu yana işçi sınıfının yükselen sesini kısmak için baskıya, yasaklara ve türlü kanlı tezgâhlara başvurdu. Ancak aradan geçen yarım yüzyıla rağmen ne korku politikaları ne de zor aygıtları, işçi sınıfının 1 Mayıs’ına sahip çıkmasının önüne geçebildi. Şu an içinden geçtiğimiz dönemde ise 1 Mayıs’a sahip çıkmak her zamankinden daha fazla önem taşıyor.
1 Mayıs bizler için bir günden çok daha fazlasıdır. Dünyanın dört bir yanından, dili, dini, ırkı ne olursa olsun milyonlarca işçi ve emekçinin meydanlara aktığı gündür 1 Mayıs. O gün, kadını, erkeği, genci, yaşlısıyla tek bir sıkılı yumruğa dönüşen parmaklar gibi birleşiriz. Farklı coğrafyalarda olsak da aynı güneşin altında, aynı özlemle ve umutla aynı heyecanı paylaşırız. 1 Mayıs, emperyalist savaşın giderek yayıldığı günümüz koşullarında işçi sınıfının uluslararası kardeşlik ve dayanışma ruhudur. Faşist iktidarların yükseldiği, baskıların arttığı bir dönemde birliğimizden aldığımız güç ve cesarettir. Sınıfımızın büyüklüğünü görerek umudumuzu tazelediğimiz, kavganın ufuklarından mutlu bir yaşamın filizleneceğini haykırdığımız gündür 1 Mayıs.
1 Mayıs aynı zamanda işçi sınıfının savaşsız ve sömürüsüz bir dünya mücadelesinin simgesidir. Yaşadığımız dönemde kapitalist düzen, dünyanın neresinde olursa olsun işçi sınıfını ortak sorunlarla karşı karşıya bırakıyor. İşte 1 Mayıs, bu ortak sorunlar karşısında işçi sınıfını birbirine bağlayan ve aynı mücadele hattında buluşturan gündür. Enternasyonal bir mücadele günü olarak bizlere dünyanın dört bir yanındaki işçilerin birlikteliğinin ve dayanışmasının gücünü hatırlatır.
Tarih bilincine sahip örgütlü gençler olarak biliyoruz ki, hiçbir karanlık ebedi değildir. 1 Mayıs’ın yaşayan ruhu bize bu karanlığın nasıl dağılacağını açıkça gösteriyor. Bizler de bu ruhu kuşanarak 2026 1 Mayıs’ında da meydanlarda olacağız. Daha fazla işçi ve emekçi kardeşimizi mücadelemizin saflarına katarak birliğe, mücadeleye ve dayanışmaya bizler de tüm gücümüzle ve enerjimizle katılacağız. Hep birlikte “Kapitalist düzeni yıkacağız, sınıfsız bir dünya kuracağız” diye haykıracağız! Yaşasın 1 Mayıs! Yaşasın İşçi Sınıfının Uluslararası Birliği, Dayanışması ve Mücadelesi!
link: Marksist Tutum okuru genç bir işçi, Haydi 1 Mayıs’a! , 20 Nisan 2026, https://eski.marksist.net/node/8754
Haydi Hep Birlikte 1 Mayıs’a!
2026 1 Mayıs’ına doğru ilerlediğimiz bugünlerde kendimize şu soruları sorarak başlayalım: Gençler, kadınlar, erkekler, çocuklar, işsizler ve iyi-kötü bir işi olanlar; topyekûn işçi sınıfının birer ferdi olarak neden 1 Mayıs’ta alanlara çıkıp itirazımızı yükseltmeliyiz? Bugün 1 Mayıs’ta alanlara çıkıp gür sesimizle haykırırsak hayatımızda ne değişir? Tersten; bunu yapmaz da evde yatarsak ne değişmez? Rahatsız olduğumuz bir sürü olayın girdabında sürüklenirken, tepkisiz bir şekilde oturmak çözüm getirir mi? Soruları daha da çoğaltabilirsiniz… Biz burada bırakıp devam edelim.
Kapitalizmin yıkılması ve yerine sosyalizmin kurulmasının gerekliliği, tarihsel bir gereklilik ve gerçeklik olarak bugün her zamankinden daha yakıcı biçimde hissediliyor. İçinden geçtiğimiz döneme kısa bir bakış bile bu yakıcılığı açıkça ortaya koymaya yeterlidir. Üçüncü Emperyalist Paylaşım Savaşının derinleştiği, tarihsel sistem krizinin ve toplumsal çelişkilerin, çürümenin keskinleştiği böylesi bir süreçte, mücadelenin daha ileri taşınması ve kapitalizme karşı sınıf temelli bir perspektifle güçlü bir enternasyonalist mücadele hattının örülmesi hayati bir önem taşıyor. Kerterizi bu noktaya göre alınca, takvimde bir yaprak olmasının ötesinde, 1 Mayıs’ın önemi daha çıplak duruyor karşımızda.
Bu nedenle fabrikalarda, işyerlerinde, sendikalarda, kısacası hayatın her alanında mücadeleyi büyütmek, işçi sınıfının tarihsel kazanımlarına sahip çıkmak ve bu kazanımları daha ileri bir noktaya taşımak bugün ertelenemez bir görevdir. Tam da bu noktadan hareketle yaklaşan 1 Mayıs, işçi sınıfının Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü olarak çok daha büyük bir anlam kazanmaktadır. 1 Mayıs’ın tarihsel mirasına sahip çıkmak, onu sadece bir anma ya da bayram günü olarak değil, uluslararası mücadele günü olarak kavramak ve bunu gerçekten içselleştirmek elzemdir. Çünkü 1 Mayıs yalnızca çalışma saatlerinin düşürülmesi mücadelesinin bir simgesi değil, aynı zamanda kapitalizme karşı yürütülen tarihsel mücadelenin ve gerekli mücadeleyi verince kazanım elde edilebileceğinin de güçlü bir sembolüdür.
Öte yandan, 1 Mayıs’ın temel kazanımlarından biri olan 8 saatlik işgünü kazanımı bile tarihsel süreç içerisinde gerilemiş durumda. Uzun ve esnek çalışma saati dayatması, güvencesiz ve ağır çalışma koşulları altında ay sonunu getirmeye, hayatta kalmaya çalışıyoruz. Burjuvazi, emeğimizi daha fazla sömürmenin türlü yollarını arayıp bularak adeta sırtımızda kırbaç şaklatıyor. Bu katmerli sömürü karşısında hakkımızı savunmak, bizden alınanı geri istemek ve almak, ayaklarımıza pranga vuranlara karşı birleşerek mücadele etmek zorundayız. İşte tam da bu noktada 1 Mayıs, bu taleplerimizi en güçlü şekilde dile getirmeye başlamak için bir fırsattır. 1 Mayıs’la mücadeleye atılmak ve sonra her gün, her saat, her dakika mücadeleyi büyütmek; çünkü biz her salise sömürülüyoruz.
Bugün dünya kapitalist sistemi üstesinden gelemeyeceği tarihsel bir krizle boğuşuyor. Emperyalist güçler arasındaki gerilimlerin artması, savaşın “bir daha orada savaş olmaz” denilen Avrupa kıtasını da içine alarak genişlemesi ve bunun sonucu olarak dünya işçi sınıfının ağır bedeller ödemesi bu krizin en somut göstergelerindendir. Farklı bölgelerde yürüyen savaşlar nedeniyle her gün binlerce insan hayatını kaybetmekte, milyonlarca insan yerinden edilmektedir. Bu tablo karşısında 1 Mayıs, Emperyalist Paylaşım Savaşına, burjuvazinin müsebbibi olduğu krize, dünyamızın uçuruma sürüklenmesine karşı sesimizi bir kez daha gür bir şekilde yükseltmenin günüdür.
Kapitalizm, kendi sonu yaklaştıkça hem çürüyor hem de toplumun her zerresini çürütüyor. İnsan ilişkilerini, toplumsal değerleri aşındırıyor. İşsizlik, güvencesizlik, yoksulluk ve geleceksizlik özellikle gençler başta olmak üzere toplumun tüm kesimlerini nefessiz bırakıyor. Durum özetle böyleyken, bu dayatılan yaşam koşullarına karşı itirazımızı yükseltmenin, sesimizi ortaklaştırmanın, yumruklarımızı birlikte aynı amaç için kaldırmanın en anlamlı günlerinden biridir 1 Mayıs.
Özetle kapitalizm, hayatlarımızı yaşanamaz hale getirirken dünyamızı da bir uçuruma sürüklemektedir. Bu sistemdeki çürümenin boyutları her geçen gün daha da görünür hale gelmektedir. Buna son vermenin yolu ise kapitalizme ve onu ayakta tutmaya çalışan egemenlere karşı örgütlü mücadeleyi büyütmekten geçmektedir. 1 Mayıs hem tarihsel anlamı hem de dünya işçi sınıfının acil ihtiyaçları ve talepleri açısından bu mücadelenin en önemli zeminlerinden biridir.
Bu nedenle 1 Mayıs’ta alanlarda, meydanlarda olalım. İşçi sınıfının saflarında, kadınıyla, erkeğiyle, genciyle, yaşlısıyla omuz omuza duralım. Birliğimizi, dayanışmamızı ve mücadele kararlılığımızı büyütelim. Eşit ve özgür bir dünya için hep birlikte 1 Mayıs’a! Aksini tercih edip atıl kalmayı seçmek demek, başta sorduğumuz soruları da hatırlayarak, çözümsüzlük içerisinde sürüklenip gitmek anlamına gelir.
Sözümüzü bir arkadaşımızın yazdığı ve “1 Mayıs’ta haykırmak istediğim öfkemi dizelere dökmeye çalıştım” dediği şiiriyle bitirelim. 1 Mayıs’ta alanlarda omuz omuza, yan yana durup haykırmak umuduyla, görüşmek üzere.
Neyi beklemeli?
Yetmezmiş gibi boynumuzun büküklüğü.
Neyi beklemeli?
Bıçak parçalamışken kemiklerimizi.
Neyi beklemeli daha?
Soluksuz kalmışken yüzlerimiz.
Kederden ve utançtan kuru bereketsiz toprak gibi çatlamışken yüzlerimiz
Neyi beklemeli daha canımın içi?
Neyi?
Yetmez mi ellerimize pranga,
Dilimize kelepçe vurulması?
Yetmez mi?
Çocuklarımızın gözünün içine bakamayışımız.
Artık yetmez mi?
İnim inim inleyişimiz,
Ve içilmesi kanlarımızın,
Her gün, her saat, her dakika,
Ve de bir ömür…
Yetmez mi?
Vampirlerin dişleri arasında can çekişmemiz.
Bitmedi mi
Damarlarımızdaki kan?
Silinmedi mi
Gözümüzdeki nur?
Çırılçıplak onurumuz…
Bitti kardeşim bitti!
Bitti canımın içi bitti!
Sen ister farkında ol ister olmadan geçip git bu dünyadan!
Bitti!
Ve artık zamanıdır haykırmanın: Artık yetti!
link: İstanbul’dan MT okuru bir grup işçi, Haydi Hep Birlikte 1 Mayıs’a!, 18 Nisan 2026, https://eski.marksist.net/node/8751
Emekçi Kadınlar 8 Mart Ruhuna Sahip Çıkıyor
8 Mart’ın örgütlü emekçi kadınlar olarak bizim için anlamını, değerini biliyor ve bu büyük güne sahip çıkıyoruz. Biliyoruz ki 8 Mart işçi sınıfının kadınlarının önünü açan ve onlara yol gösteren bir mücadele günüdür. 8 saatlik işgünü, eşit işe eşit ücret, emperyalist savaşın son bulması talepleriyle yola çıkan ve bu uğurda can vermiş emekçi kadınlara adanmış bir gündür. Aradan geçen yıllara ve içini boşaltma çabalarına rağmen kapitalizm 8 Mart’ın gerçek ruhunu yok edemiyor.
Dünyanın her yerinde işçi sınıfı, kadınıyla erkeğiyle tarihsel mirasına sahip çıkarak mücadele bayrağını elden ele, kuşaktan kuşağa aktarıyor. Bugünün mücadeleci kadınları olarak bu bayrağı bizler devraldık. Sömürü son bulana kadar, bu sistem tarihin çöp sepetine atılana kadar da bu bayrağı yukarı kaldırmaya, elden ele ulaştırmaya devam edeceğiz.
Kapitalist sistem bilinçli bir şekilde 8 Mart’ın içini boşaltmak, onu sıradan bir alışveriş gününe indirgemek için her yerde yoğun bir şekilde çalışıyor. Bizler emekçi kadınlar olarak 8 Mart’ın neden “kadınlar günü” değil de “emekçi kadınlar günü” olduğunu, aradaki farkı ısrarla anlatmaya çalışıyoruz. 8 Mart’ımızdan vazgeçmeyeceğiz!
Faturası emekçilere kesilen ekonomik kriz, işsizlik, şiddetin normalleştirilmesi, doğa felâketleri ve emperyalist savaşların bölge bölge yayılarak dünyayı sarması… İnsanlık olarak zorlu bir süreçten geçiyoruz. Milyonlarca kadın ve çocuk göç yollarında aç susuz yaşam mücadelesi veriyor. Açgözlü emperyalist güçler dünyamızı ve insanlığı yok oluşa sürüklüyorlar. Bizleri yöneten egemenler işçi sınıfının yaşam koşullarını zorlaştırıyorlar, dünyayı giderek yaşanmayacak hale getiriyorlar. Düşük ücretlerin sonucunda alım gücü kalmayan emekçiler çocuklarının beslenme çantasına bile bir şeyler koyamıyorlar. Kendilerine gelince saray sofraları kuranlar, çocuklarımıza okullarda ücretsiz ve sağlıklı bir öğün yemeği çok görüyorlar. Bu düzen işçi sınıfına acıdan, ölümden, yoksulluktan başka bir şey vermiyor. İşçi sınıfı, kadınıyla erkeğiyle örgütlenip hesap sormadıkça bu vahşet bitmeyecek. Çocuklarımızın geleceği için, emekçi kadınlar olarak mücadelede önde olalım, yıkalım bu köhne düzeni!
Yaşasın 8 Mart!
Yaşasın örgütlü mücadelemiz!
link: İstanbul’dan MT okuru emekçi kadınlar, Emekçi Kadınlar 8 Mart Ruhuna Sahip Çıkıyor, 12 Mart 2026, https://eski.marksist.net/node/8725
Bir Mücadele Öğretisi: 8 Mart
Başında örtüsüyle işçi kadınlar
Elleri yumruk yürekleri anacan
Sokaklar caddeler / yollar ve yollar
Ekmek diyorlar emek diyorlar hak diyorlar
“Kahramanlık en çok onlara yakışıyor”
Egemenlerin içini boşaltıp anlamsızlaştırmak için bin bir uğraş verdiği 8 Mart’ın arkasında işçi sınıfından kadınların azim ve kararlılıkla yürüttüğü büyük bir mücadele gizli. Sokaklarda, caddelerde, yollarda onların ayak izi var. İşçi kadınlar erkek sınıf kardeşleriyle beraber 8 saatlik işgünü için, eşit işe eşit ücret için, doğum izni hakkı ve çocuklarının eğitim alma hakları için fabrikalarda, meydanlarda ve grev alanlarında bir araya gelerek, gelecek genç devrimci kuşakların örnek alması gereken bir mücadele yürüttüler. 8 Mart’ı yaratan da bu mücadelelerdi. Burjuva egemenler ise bu gerçeği unutturmak için her yolu deniyor.
İşçi sınıfı 8 Mart’ı onyıllardır Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü olarak kutlarken, Birleşmiş Milletler 1977’de onu, daha kapsayıcı olma bahanesiyle “Dünya Kadınlar Günü” olarak kabul etti. Oysa işçi sınıfının kadınları ve burjuvazinin kadınları arasında bu tür küçük kurnazlıklarla üzeri örtülemeyecek kadar büyük bir ayrım var: Sınıf ayrımı! Tıpkı Clara Zetkin’in söylediği gibi; “Bizler, burjuva kadınlarla birlikte, sınıf ayrımı gözetmeksizin erkeğin egemen konumuna karşı mücadele yürütmüyoruz, tersine bizler, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin tüm sömürülenler ve haklardan mahrum olanlarla birlikte, cinsiyet ayrımı gözetmeksizin tüm sömürenlere ve egemenlere karşı mücadele yürütüyoruz.” Emeğe de emekçilere de düşman olan kapitalist egemenler kendi emelleri uğruna bugünü sadece çiçek vb. hediye alınan, kâr elde etmeye çalıştıkları bir tüketim günü haline getirmeye çalışıyorlar. Oysa 8 Mart bugün işçi sınıfı olarak sahip olduğumuz pek çok hakkın geçmişte ne kadar büyük fedakârlık ve mücadelelerle kazanıldığının anlamlı bir örneğidir. “Hak verilmez alınır” sözünün karşılığını bulduğu günlerden biridir. Örgütlü bir şekilde mücadele vermenin önemini bizlere bir kez daha hatırlatır.
Diğer yandan burjuvazi kendi ideolojisinin eseri olan “feminizm” akımıyla aynı sınıfın evlatları olan kadın ve erkekler arasında bir kutuplaştırma politikası uygulayarak işçi sınıfının mücadelesinin önüne geçmek istiyor. Bizler işçi sınıfının tarihsel mirasının bilincinde olarak, kapitalizmin bu tuzaklarına düşmeden, kapitalizm karanlığından kadınıyla erkeğiyle mücadele saflarında birleşerek kurtulabiliriz. Amerikalı şair James Oppenheim’in, dokuma işçisi kadınların grevleri sırasında taşıdıkları dövizde yazan “we want bread, and roses too!” yani “Ekmek İstiyoruz, Gül de!” sloganından ilham alarak yazdığı şiirinde dediği gibi;
Yaşamlarımız doğumdan ölüme kan ter içinde geçmeyecek;
Kalpler de ölür açlıktan bedenler gibi; ekmek verin bize, ama verin gülleri de.
Selam olsun ekmek ve güllerin kavgasını verenlere!
8 Mart Uluslararası Emekçi Kadınlar Günümüz Kutlu Olsun!
link: İstanbul/Bağcılar’dan bir öğrenci, Bir Mücadele Öğretisi: 8 Mart, 10 Mart 2026, https://eski.marksist.net/node/8723
Mücadele Günümüz Kutlu Olsun!
Mücadelenin olduğu her yerde emekçi kadının izi vardır, tarih boyunca da bu böyle olmuştur. İşçi sınıfının kadınları insanca bir yaşam için mücadele etmiş, grevler ve direnişler örgütlemişlerdir. 8 Mart, tam olarak bu mücadelelerin içinden doğmuş, dönemin mücadeleci işçilerinden ve sosyalistlerinden bizlere miras kalan bir gündür. Bu nedenle mücadelelerle kazandığımız hakları unutmamak ve kazanılmış haklarımıza sahip çıkmak işçi ve emekçilerin boynunun borcudur. Çünkü tarih bize göstermiştir ki hiçbir hak bizlere kendiliğinden verilmemiştir; hepsi örgütlü mücadelelerin sonucunda kazanılmıştır.
Bugün bizler de sınıf mücadelesinin bir parçası olan işçileriz. Çoğunluğu kadınlardan oluşan bir sektörde, sağlık sektöründe çalışıyoruz. İnsan yaşamına ve sağlığına değer katmak için çabalayan, alın teri döken işçileriz. Fakat tüm bu emeğe rağmen insan yaşamının hiçbir değerinin olmadığı bir düzende yaşıyoruz. Çünkü kapitalizm için söz konusu olan insan sağlığı değil, daha fazla kârdır. Kapitalizmin kâr için yarattığı krizler her geçen gün daha da derinleşiyor ve artıyor. Barınma sorunu, beslenme sorunu, sağlık hizmetlerinden yararlanamama, açlık ve yoksulluk… Sıraladıkça uzayıp giden sorunlarla karşı karşıyayız. Çocuklarımız yatağa aç giriyor, beslenememekten gelişim geriliği yaşıyor. Kadına yönelik şiddet körükleniyor; kadın ve çocuk cinayetleri giderek artıyor. Tüm bu yaşananlara rağmen siyasi iktidar 2025 yılını “Aile Yılı” ilan ederek kadına annelik ve “iyi bir eş” olma rolü biçmeye çalışıyor. Oysa kadın işçiler olarak bu sistemdeki gerçekliğimiz başka. Hem işyerinde maruz kaldığımız sömürüyle hem de ev içinde sırtımıza yüklenen görünmeyen emekle karşı karşıyayız.
Diğer yandan kadın kendi bedeni hakkında bile söz sahibi olamıyor. Emekçi kadınlar şiddete, tacize, tecavüze maruz kalıyor. Yoksul kadınlar istemedikleri gebelikleri sonlandırma hakkına bile sahip olamıyor. Türkiye’de kürtaj şimdilik yasal olmasına rağmen siyasi iktidarın baskıları nedeniyle devlet hastaneleri kürtaj yapmamak için her türlü bahaneyi kullanıyor. Kadınlar özel hastanelere yönlendiriliyor. Yoksul olan, bir bebeğe bakacak maddi gücü olmayan, kendi isteği dışında gebe kalmış kadınlar zaten travmatik bir süreç geçiriyorlar. Onları para avcısı olan hastanelere yönlendirmek demek hayatlarnı elinden almak demek. Peki bir bebeğe sahip olmak isteyen anneler neyle karşılaşıyor? Kadın işçilere iş başvurusu yaparken en çok sorulan sorulardan biri, “çocuk düşünüyor musunuz?” oluyor. Anne olmak için patrondan izin almak gerekiyor adeta. Doğum ve emzirme izinleri zaten yetersizken, var olan sınırlı haklar bile kimi zaman kullandırılmıyor. Kadın anne olmakla işsiz olmak arasında bir tercihe zorlanıyor.
Elbette tüm bu sorunları emekçi kadınlar yani işçi sınıfının kadınları yaşıyor. Sermaye sınıfının kadınları en küçük sağlık problemlerinde en lüks hastanelerde tedavi oluyor. Onların çocukları pamuklara sarılıyor. Sınıfsal ayrımların olduğu, burjuvazinin çıkarları temelinde şekillenen bir dünyada emekçi kadınlar olarak kendimiz hakkında söz sahibi olamayız. Ama kendimiz için yapabileceğimiz bir şey var; örgütlenerek mücadele etmek. Çünkü tarihimizin bizlere gösterdiği gibi, örgütlenmeden ve mücadele etmeden hiçbir hak elde edilemez. Bugün insanca bir yaşamı mümkün kılacak olan sosyalist bir dünya için bize yol gösteren devrimcilerin izinden gitmeli, mücadeleden geri durmadan örgütlülüğümüzü büyütmeliyiz.
link: İstanbul’dan MT okuru bir kadın sağlık işçisi, Mücadele Günümüz Kutlu Olsun!, 8 Mart 2026, https://eski.marksist.net/node/8721
Geçmişten Geleceğe 8 Mart Ruhuyla Mücadeleye!
Üçüncü emperyalist paylaşım savaşının alevlerinin yayıldığı, ekonomik krizin her geçen gün daha da derinleştiği, baskıcı ve otoriter rejimlerin yaygınlaştığı, işçi haklarının gasp edildiği, iş cinayetlerinin ve çocuk işçiliğin arttığı günlerden geçiyoruz. Egemenlerin yarattığı tüm bu karanlığa rağmen dünya meydanlarında işçi sınıfının savaşa, sömürüye, hak gasplarına, cinsiyet ve ırk ayrımcılığına karşı mücadelelerine tanık oluyoruz. Böylesi bir dönemde 8 Mart’ın tarihsel anlamı ve 8 Mart’ta sembolleşen mücadele ruhunu bugüne taşımak, geçmiş mücadele deneyimlerinden dersler çıkararak bugün ile bağlantılarını kurmak sınıf devrimcileri için büyük önem taşıyor.
Sanayinin gelişmesiyle birlikte dünya işçi sınıfı 8 saatlik işgünü için mücadele etmeye başlamıştı. 1856’da Avustralya’da ve 1880’li yıllarda Amerika’da işçiler 14-16 saat olan çalışma sürelerini kısaltmak için çeşitli mücadeleler verdiler. Kadınıyla erkeğiyle işçilerin “8 saat çalışma, 8 saat uyku, 8 saat canımız ne isterse” talepleriyle yıllar boyu süren mücadelesi sonucunda 8 saatlik işgünü dünyada yasallaştı. Bugün hâlâ yasalarda günde 8 saat çalışma maddesi var. Bu tarihsel gerçekler, işçi sınıfının haklarını ancak mücadeleler sayesinde elde edebileceğini, planlı ve hazırlıklı olarak girişilen mücadelelerden sonuç alınabileceğini gözler önüne seriyor.
Kapitalist üretim tarzı kadınları evden çıkarmış gri fabrikalara sürüklemişti. Kadın işçiler mücadele saflarında yerlerini alıyor işyerlerinde, meydanlarda, grev alanlarında oy hakkı, erkeklerle eşit ücret, kreş, doğum ve emzirme izni istiyorlardı. Çocuk işçiliğin yasaklanması için mücadeleler veriyorlardı. Luise Dornemann’ın Clara Zetkin’in yaşamını ve emekçi kadınların mücadelesini anlattığı “Adanmış Bir Ömür: Clara Zetkin” adlı kitabında 1880’li yılların çalışma yaşamını şöyle tasvir ediyor: “Erkekler gibi kadın işçiler de 12, 13 ve hatta 14 saat pis, havasız mağarayı andıran fabrikalarda veya dışarıdan iş alarak ailecek çalıştıkları, yemek yiyip uyudukları küçük, sefil evlerde çalışıyorlardı. Çoğu zaman erkeğin aldığı ücretin üçte ikisini, hatta bazen yarısını alıyorlardı. Uzun ve ağır işlerinden evlerine geldiklerinde bir de evin işleri ve çocuklarla ilgileniyorlardı. Ne hamileler ne de anneler için herhangi bir koruma yoktu. Fabrikaların kadın gözetimcileri bile yoktu. Kadın işçiler sadece sömürülmekle kalmıyor, sıklıkla ustaların kaba şakalarına, küfürlerine ve hatta fiili sarkıntılıklarına maruz kalıyorlardı. Kadın işçi yığınları böylesi bir cehennemde yaşıyorlardı işte.” Çalışma şartları ağırdı ama her şeye rağmen kadınlar mücadele etmekten vazgeçmiyorlardı. Hem işyerinde çalışıp hem de evde ev işleri ve çocuk bakımı ile uğraşan kadınlar kendilerini mücadele içinde özgürleştiriyor, özgür geleceğin kapısını açıyorlardı. Bugün oy hakkı, doğum ve emzirme izni, kreş hakkı, çocuk işçiliğin yasak olması gibi haklar bundan yıllar önce mücadele etmiş işçilerin bizlere mirasıdır.
Elbette kadın işçiler kendiliğinden sokaklara, meydanlara çıkmıyorlardı. Tarihte adları mücadeleleriyle ölümsüzleşen, yol yöntem gösteren pek çok devrimci önder vardır. Bunlardan biri de işçi sınıfının önderlerinden Clara Zetkin’dir. Tüm yaşamını sınırsız, sınıfsız, sömürüsüz bir dünya için devrimci mücadeleye adamış olan Clara Zetkin özellikle de emekçi kadınların mücadelesine eğilmiştir. Emekçi kadınların kurtuluşunun işçi sınıfı mücadelesi ile kapitalizme karşı olması gerektiğini söylemiştir her zaman. Clara Zetkin emekçi kadınlarla yakından ilgileniyor, onlarla sıcak dostluklar kuruyordu. Evlerinin en beklenen misafiriydi. Emekçi kadınların bir adım daha ileri gitmesi için eğitimler, seminerler, toplantılar düzenliyor yorulmak bilmiyordu. Clara’nın yaşamı hiç de kolay değildi. Bakmak zorunda olduğu hasta yatağında felçli kocası ve iki çocuğu vardı. Buna rağmen durmaksızın daha iyi bir dünya için yanan yüreği ile amansızca burjuvazi ile savaşıyordu. “Yapamıyorum diye bir şey yoktur” diyerek her zorluğa göğüs geriyordu.
1890’lı yıllarda kadınların dernek kurması, toplantılara, mitinglere katılması yasaktı. Ama emekçi kadınlar kendilerini çalışma ve toplumsal yaşamda kabul ettiriyorlardı. Sendikaların emekçi kadınları örgütlemeyi kabul etmesi Clara Zetkin’in öncülüğünü yaptığı emekçi kadın mücadelesinin ilk büyük başarılarındandı. 1910 Ağustos ayında, Danimarka’da, Uluslararası Sosyalist Kadınlar Kongresi yapıldı. Bu kongrede Clara Zetkin’in önerisiyle emekçi kadınların tüm dünyada hakları için meydanlara çıkacağı bir mücadele günü belirlenmesi kararı alındı. Öneri emekçi kadınlar tarafından coşkuyla karşılandı. O günden sonra pek çok ülkede emekçi kadınlar ortak bir mücadele günü temelinde alanlara çıktılar. Rusya’da 8 Mart 1917’de ekmek ve barış talebiyle greve gidip meydanlara akan kadın işçiler, aynı zamanda devrimin kıvılcımını da çaktılar. Bu yüzden 1921’de Moskova’da toplanan Uluslararası Komünist Kadınlar Konferansında, o günün anısına, Uluslararası Emekçi Kadınlar Gününün her yıl 8 Martta kutlanması kararlaştırıldı. 1922’den itibaren de her 8 Mart’ta emekçi kadınlar tüm dünyada meydanlara çıkarak sömürüye ve ayrımcılığa karşı mücadeleden vazgeçmeyeceklerini gösterdiler. Böylelikle Clara Zetkin ve mücadele arkadaşlarının uğruna mücadele ettikleri bir hedef gerçekleşmiş oldu.
Clara Zetkin, emperyalist savaşlara karşı mücadelesiyle de bugün bize yol gösteriyor. Birinci Dünya Savaşı başladığında Clara’nın da üyesi olduğu Alman Sosyal Demokrat Partisi egemenlerin yanında saf tuttu. Ancak Clara ve mücadele arkadaşları dünyanın tüm işçilerini birleşmeye ve emperyalist savaşa karşı durmaya çağırıyordu. Asıl savaşın kapitalizme karşı olduğunu söylüyordu. Sınırların, sınıfların, sömürünün olmadığı bir dünya içindi onun savaşı. Bugün üçüncü emperyalist paylaşım savaşının yangını büyürken bize düşen görev ise 8 Mart ruhuyla mücadelemizi büyütmektir. İşçi sınıfı ancak mücadele ederse savaşsız, sömürüsüz bir dünya kurabilir.
link: Ankara’dan MT okuru bir kadın işçi, Geçmişten Geleceğe 8 Mart Ruhuyla Mücadeleye!, 7 Mart 2026, https://eski.marksist.net/node/8720
Emperyalist Savaşlara Karşı Yaşasın 8 Mart’ın Mücadele Ruhu!
Mart, kışın son gölgesini de geride bırakıp güneşin yüzümüze döndüğü aydır. Bizlere baharı müjdeleyen, çıplak dalları sabırla tomurcuklandıran, toprağın solgun örtüsünü yeşile çeviren ve kuşların ötüşünü kulaklarımızda melodiye dönüştüren aydır. İçimizi saran bu coşku, heyecan yalnızca bahara ait değildir; işçi sınıfının mücadele tarihinde önemli bir yeri olan 8 Mart’ı da barındırır içinde.
8 Mart’ın kökeni özellikle 1800’lü yılların sonlarına doğru başlayan sınıf mücadelelerine dayanır. Kadın işçilerin uzun çalışma saatlerine ve düşük ücretlere karşı başlattığı grevlere, erkeklerle aynı işi yaptıkları halde daha az ücret dayatmalarına karşı çıkmalarına, doğum ve emzirme izni için mücadele etmelerine dayanır. Ekim Devriminin saflarında yer alan, çocuklarına ekmek talebiyle sokaklara dökülen kadınların mücadelesini anlatır 8 Mart. Bu sebeple kadın işçilerin, emekçi kadınların sömürüye karşı mücadelesinin simgelerinden biridir.
Aradan geçen yıllara rağmen işçi sınıfının, emekçi kadınların karşı karşıya olduğu sorunlar ortadan kalkmış değil. Bugün dünyamız emperyalist savaşların, derinleşen eşitsizliklerin ve sömürünün gölgesi altında. Giderek yayılan savaş alevleri, bu kez işçi ve emekçileri zaten yıllardır faşist Molla rejimi altında yoksullukla, baskılarla nefessiz bırakan İran’a ulaştı. Bu emperyalist savaşlar nerede olursa olsun kentler yıkılıp yakılıyor, okullar, hastaneler bombalanıyor. Enkazın altında kalan ise hep bizim sınıfımızın insanları oluyor. Binlerce insan yerinden, yurdundan edilerek göç yollarına sürükleniyor ve beraberinde açlık, yoksulluk ve işsizlik artıyor.
Savaş, şüphesiz kadınıyla erkeğiyle tüm emekçiler için zordur ama emekçi kadınlar için daha da zordur. Çürümüş, köhnemiş bu sistem biz emekçiler için gelecek vadetmiyor. Ayakta kaldığı sürece üçüncü emperyalist paylaşım savaşına yeni halkalar ekleyerek yaşamlarımızı soldurmaya devam edecek. Tarihimizden aldığımız derslerle 8 Mart’ı emperyalist savaşlara, yoksulluğa, yozlaşmaya, kapitalist sömürüye karşı mücadele günü olarak öne çıkarıyoruz, kadınıyla erkeğiyle işçi sınıfımızın bir mücadele günü olarak sahip çıkıyoruz. Çünkü böylesi bir dönemde emperyalist egemenlere karşı örgütlülüğümüzü büyütmek, birlikte mücadele etmek her zamankinden daha elzem.
Uluslararası Emekçi Kadınlar Gününün bugünün işçi kuşaklarına bir mücadele günü olarak miras bırakılmasında büyük emeği olan Clara Zetkin kadının kurtuluşunu işçi sınıfının kurtuluşunun ayrılmaz bir parçası olarak görüyordu. Ona göre kadınların özgürlüğü ve eşitliği emperyalist savaşların yıkımına, sömürü ve cinsiyet ayrımcılığına yani kapitalist düzene karşı birlikte mücadele ederek sağlanabilirdi. Bu sebeple bizlere düşen görev Clara Zetkin ve mücadele arkadaşlarının yarattıkları mirasa sahip çıkmak ve onların bugünümüze tuttuğu ışığı geleceğe taşımak. Ancak bu şekilde kapitalist sistemin yarattığı sorunlardan, emperyalist savaşların yıkımlarından kurtulabiliriz. 8 Mart’ın mücadele ruhuyla sömürüsüz, savaşsız, barış ve kardeşlik dolu bir dünya düşümüzü, tıpkı Mart’ın baharı müjdelemesi gibi yeşertebilir, hak ettiğimiz dünyayı hep birlikte kurabiliriz!
Yaşasın 8 Mart! Yaşasın İşçilerin Örgütlü Birliği!
link: İstanbul/Avcılar’dan MT okuru bir kadın, Emperyalist Savaşlara Karşı Yaşasın 8 Mart’ın Mücadele Ruhu!, 7 Mart 2026, https://eski.marksist.net/node/8719
Örgütlü Mücadelenin Pusulası: Lenin!
“Şanuar sinemasının oraya geldik. Bir yerlerde kocaman yüksek, tahta avlu kapıları birdenbire açıldı. Yanımızda mı, önümüzde mi, karşımızda mı fark etmedim. Kamyonlar, adamlar fırladı avlu kapısından. Ve bir feryat işittim. Herhalde bağıran birçok insandı o anda, ama bana bir tek insan feryat ediyormuş gibi geldi. Işıklı, telaşlı, upuzun caddeden, geceden, soğuktan güçlü bir tek insan feryat etti: Lenin öldü!”
Nâzım Hikmet’in Yaşamak Güzel Şey Be Kardeşim eserinde betimlediği o günde, mücadelemizin en değerli önderlerinden birini; Lenin’i kaybettik. Lenin, sürgün yıllarında, hapiste, gizli evlerde, soğuk odalarda tek bir soruyu büyütüyordu: “Ne yapmalı?” Bu soru aynı zamanda bir yol haritasıydı. Fabrikalarda, tarlalarda aynı sıkıntıları yaşayan, aynı çıkmazlara sürüklenen insanlar için de bu soru zamanla bir cevaba dönüştü: Devrim!
Devrim bir tercih değil, zorunluluktu. Çarlığın yıkılması için bütün koşullar olgunlaşmıştı. Rejim her geçen gün daha da saldırganlaşıyor, yasaklar ve baskılar artıyordu. Emeğin değeri ise sistemli biçimde ucuzlatılıyordu. İşçi ve köylüler açlıkla, zorbalıkla terbiye edilmeye çalışılıyordu. Savaş her geçen gün daha fazla can alıyordu, kalanların yaşamını eziyet ve kahırla dolduruyordu. Lenin bütün bunları görüyordu. Daha önemlisi, olan biteni yalnızca izlemiyor, tarihi okuyor ve çıkarımlar yapıyordu. Lenin için devrim, kendiliğinden patlayacak bir an değildi. Şansa bırakılamazdı. Çünkü burjuvazi işçi sınıfını yolundan saptırmak için her türlü tuzağı kuruyordu. Ona göre devrim, sabırla ve disiplinle örülmeliydi, örgütü yaratılmalıydı. Her adım hesaplanmalı, her ayrıntı düşünülmeli, örgütlenme gizlilik içinde büyütülmeliydi. İlmek ilmek işlenen bu süreç, rastlantılara değil kolektif bir iradeye dayanmalıydı.
Lenin’i ve Bolşevik Partiyi farklı ve sonunda başarılı kılan da buydu: hedefe mutlak bir kilitlenme! Lenin için mesele açıktı: ne olursa olsun devrim! Devrimi tehlikeye sokacak her şeye karşı oldukça sertti. Onun bu tutumu parti içinde bölünmelere yol açtı, eğri ile doğru birbirinden ayrıldı. Bu yolda zaman zaman yoldaşlarının ağır ithamlarıyla karşılaştı. Ama Lenin, hiçbir kişisel kaygıyı devrimin önüne koymadı. İşçilerin ve yoksul köylülerin mücadelenin gerçek öznesi olduklarını asla aklından çıkarmadı. Fabrikalardan, tarlalardan, atölyelerden gelen mektupların her bir satırını ciddiyetle okur, her şikâyeti ve talebi dikkatle dinlerdi. Lenin, devrimi kitleler adına değil, kitlelerle birlikte düşünüyordu. Saatlerini işçilerin sıkıntılarını anlamaya, taleplerini netleştirmeye, mücadeleyi ortaklaştırmaya ayırdı. Bu uğurda geceleri uykusuz geçirdiği, gündüzleri neredeyse durmaksızın çalıştığı dönemler oldu. Hayat arkadaşı ve yoldaşı Krupskaya bunun en yakın şahidiydi ve Lenin’e dair eserleri bunun sayısız örneklerinin aktarımıyla doludur. Bu eserler her dönemin genç devrimcileri için başucu kitaplarına dönüştü.
Lenin ve Bolşeviklerin bu çabaları boşa çıkmadı. Şanlı Ekim Devrimi, bütün heybetiyle dünyaya örgütlü bir mücadelenin nelere kâdir olabileceğini, işçi sınıfının kendi bayrağı altında neleri başarabileceğini gösterdi. Ancak yolun sonuna henüz gelinmemişti. Bundan sonra Lenin’in en önemli misyonu, devrimi ayakta tutmak, kazanımları korumak ve karşı-devrimci saldırılara karşı mücadeleyi sürdürmekti. Bu ağır sorumluluğun yükü altında geçen yılların ardından, alçak bir suikast girişiminde bedenine isabet eden bir mermi onu yavaş yavaş zehirledi ve Lenin, 21 Ocak 1924 günü hayattan koparıldı.
Lenin’in ölümünden sonraki 102 yıl içinde dünya büyük değişimler yaşadı. Yeni sınırlar çizildi, rejimler yıkıldı ve yerlerine yenileri kuruldu. Ama sömürü, zorbalık, adaletsizlik ve yoksulluk hiç değişmedi. Aksine daha da derinleşti. Lenin’in kendi zamanında sorduğu “Ne yapmalı?” sorusu, buna verdiği cevap ve dünyayı değiştirme cüreti, bugün hâlâ bizlere ışık tutuyor. Ekim Devrimiyle birlikte Lenin, yalnızca Rusya’da sosyalist bir devrime önderlik etmekle kalmadı. Tüm dünyada ezilen, baskılara ve zorbalığa mahkûm edilen sınıfa, yani işçi sınıfına çok önemli dersler bıraktı. Önümüzde hâlâ uzun ve zorlu bir mücadele yolu var. Ancak bu yolu aydınlatan bir miras, bir deneyim ve devrimci bir pusula da elimizde duruyor. Biz de bu pusulanın doğrultusunda yürümeyi sürdürüyoruz. Lenin’i ve onun şahsında tüm kavga neferlerini saygıyla anıyoruz.
link: Avcılar’dan MT okuru genç bir işçi, Örgütlü Mücadelenin Pusulası: Lenin!, 21 Ocak 2026, https://eski.marksist.net/node/8690
“Dudaklar Ölür Ama Sözler Yaşar” ve Daima Yaşayacaklar
“Anlamı ne bu sözcüğün, öldü! Ne öldü?/…/Düşüncelerinin, eserinin anısı mı, yoksa bu eser mi? Bende uyandırmış olduğu duygular mı söndü, yoksa yürekli, namuslu bir insanın kafamda canlandırdığım görüntüsü mü silindi? Bütün bunlar mı öldü? Benim için, bunlar asla ölmeyecektir, biliyorum ölmeyeceğini. Bir insan için öldü derken biraz fazla acele ediyoruz gibime geliyor. Dudaklar ölür, ama sözler yaşar ve sağ kalanların yüreğinde sonsuza dek yaşayacaktır da!”[1]
20. yüzyılın ilk çeyreği, tarihin çalkantılı akışının dönemeçlerinden biriydi. İçinden önderlerini çıkaran devrim mücadelesi birbirinden farklı coğrafyalarda farklı pratiklerle ve zorluklarla seyrediyordu. Fakat tek bir hedefe, dünya işçi sınıfının kurtuluşuna odaklanan mücadele neferleri nerede olurlarsa olsunlar benzer tutumlar sergilediler. Çünkü onların yürekleri kapitalizmin sınırlarına hapsedilmiş bir mücadeleyle değil, her türlü sınırı yıkıp geçerek kökten bir değişimi yaratacak dünya devrimi yolunda çarpıyordu. Bu nedenledir ki kendi çağlarında sürgünleri, hapisleri, grevleri, meydanları, savaşları ve devrimleriyle birlikte, yani büyük sınıf kavgasında yengileri ve yenilgileriyle birlikte yaşayabilecekleri en güzel hayatları örgütlü mücadelenin içinde yaşadılar. Bunu onların aldıkları son nefese kadar dimdik ve amansız duruşlarından, hayıflanmadan, yılmadan, büyük bir tutku ve coşkuyla sürdürdükleri mücadelelerinden biliyoruz.
Onlar tarihsel bir nehrin damlaları gibidirler ve tek tek adlarını sayamayacağımız kadar çokturlar. Ancak içlerinden bazıları nehir hızla akıp gitmekteyken ona yön verecek iradeye ve kabiliyete sahiptir. Onların adları burjuvazinin kara propagandasına, sinsi ideolojik savaşına ve giriştiği her türlü saldırıya rağmen hafızalardan silinemedi. Alman Devriminin yiğit önderleri Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht, Türkiye’de sosyalist bir devrim hedefiyle çalışan Mustafa Suphi ve Rusya’da gerçekleşen tarihin ilk muzaffer işçi devriminin, Ekim Devriminin önderi Vladimir İlyiç Lenin. Bu devrimci önderler, yaşamı hem burjuvaziye duyulan kinle dönüştürmenin hem de bir çocuğun neşesiyle kucaklamanın unutulmaz örnekleri olmuşlardır. Onlardaki güç, zihinlerini ve yüreklerini kuşatan eşitlik ve özgürlük özleminden ve bu özlemin son bulacağı günlere olan inançtan geliyordu.
Bugün emperyalist paylaşım savaşının harlandığı, kapitalist çelişkilerin ayyuka çıktığı, açlığın, sefaletin, zorbaların zulmünün insanlığın üzerine çöktüğü tarihi bir dönemeçten geçiyoruz. Tüm bunların müsebbibi olan kapitalizme karşı savaşmayı seçen yürekler için, devrimci önderlerimizin yaşamlarını anmak, onların kavgalarının içinde yer almanın neşesini hissetmek büyük bahtiyarlıktır.
“Yaşanası tek yaşam”
1919-1924 yılları o dönemin çalkantısı içinde belki de bir an kadar kısa bir zaman dilimini ifade eder. Bu kısacık anda, dünya sosyalist devriminin dört yiğit devrimci önderi aramızdan ayrıldı. Her birini Ocak ayının soğuk günlerinde dünya sosyalistlerinin yüreğini yakan güneşe gömdük. Fakat onların kısa ömürlerine o kadar çok şey sığdı ki, kendisini kapitalistlere satmışların yaşlı ve hasta ruhlarının karşısında onların genç yürekleri ve fikirleri daima dipdiri.
Rosa Luxemburg ve Karl Liebknecht’in mücadeleye adanan yaşamları 15 Ocak 1919’da Alman burjuvazisinin kanlı eliyle son buldu. Alman burjuvazisi Rusya’da gerçekleşen Bolşevik devrimden öylesine korkmuştu ki Alman devrimini boğmak için önderlerini yok etmeye girişti. Türkiye işçi sınıfının önderlerinden Mustafa Suphi ve 14 yoldaşı bu topraklarda sosyalizm fikrinin yerleşmesinden korkan Kemalist önderliğin pususuyla 28 Ocak 1921’de Karadeniz’in karanlığında yaşamdan koparıldı. 21 Ocak 1924 ise sadece Rusya işçilerini değil dünya işçi sınıfını yasa boğan, Ekim Devriminin önderi Lenin’in zamansız gidişinin tarihiydi. Onların ölümleri erkendi ve ölümlerinin ardından gelen karanlık günler onların tarihsel misyonunun önemini, devrimci önderliğin önemini çok net biçimde gösterdi. Ama yaşamları boyunca devrim mücadelesinin neferi olmuş etten kemikten bu dört insanın yaşamı bugünün devrimci Marksistlerine çok daha fazlasını anlatır.
Rosa, “Doğru yaşam! Ne zaman başlar ki bu? Kaçırılır mı, yoksa yanından geçip gidilir mi?” diye sorar bir yazısında. Onun doğru yaşamı, bu dünyanın eşitsizlikler üzerine kurulu olduğunu fark ettiği ve daha çocuk yaşında itiraz ettiği anda başlamıştı. Ezenlere “ceza talep ediyorum” diyerek eşitsizliğe şiirle bayrak açtığı çocukluğundan ölümüne dek, yaşamını bu cezayı kesecek olan devrimin gerçekleşmesi mücadelesine adadı. Pek sağlıklı olmayan hassas bedeniyle, müthiş bir akıl yürütme yeteneği, düşmana acımasızca savurduğu sözleriyle Alman işçi sınıfının önderi olmayı başarmıştı Rosa. Hapislikle, baskıyla, sevdiklerinden uzakta yürüttüğü çalışmalar boyunca pek çok zorluk yaşamış olsa da, o anavatanı enternasyonal olan biri olarak “bulutlar, kuşlar ve gözyaşı olduğu sürece kendimi evimde hissediyorum” diyordu. Çünkü yaşamı tüm detaylarıyla, kuşları, böcekleri, çiçekleri ve rüzgârıyla duyumsuyor ve güzellikleri tüm insanlığın acılarla kıvranmadan hissedebilmesini hayal ediyordu.
Dünya işçilerinin birliği ve kardeşliğini inşa etmek için çalışmak onun yaşam biçimi, sosyalizm ise uğruna yaşamını feda edeceği idealiydi. “Onun Alman devriminin ateşleri içinden dünya işçilerine seslenen 25 Kasım 1918 tarihli ve «Tüm Ülkelerin Proleterlerine» başlıklı çağrısı buna iyi bir örnektir. Rosa tarafından kaleme alınan ve Spartaküs Birliği adına Karl Liebknecht, Franz Mehring ve Clara Zetkin tarafından imzalanan bu metin tüm ülke işçilerini sosyalizmin bayrağı altında toplanmaya çağırmaktadır. Bu tarihsel çağrıda sosyalizm hedefi dünya işçilerine en özlü biçimde kavratılmaya çalışılmıştır: «Barışı sürdürmeyi yalnızca sosyalizm başarabilir, insanlığın yaralarını yalnızca o sarabilir, savaşın kıyamet atlıları tarafından çiğnenen kurak tarlaların çiçek açmasını yalnızca o sağlayabilir. Yok edilen üretkenliği on kat daha fazlasıyla yalnızca sosyalizm yenileyebilir, insanlığın tüm bedensel ve tinsel enerjisini yalnızca o uyandırabilir, kin ve anlaşmazlığın yerini kardeşçe dayanışmanın, uyum ve her insana karşı duyulan saygının almasını yalnızca sosyalizm sağlayabilir.»”[2]
Rosa’yla aynı ideale bağlanan Karl Liebknecht, Alman Sosyal Demokrat Partisinin (SPD) içine gömüldüğü reformizm batağına da, 1. Dünya Savaşıyla tırmanışa geçen sosyal şovenizme ve militarizme de karşı durdu, dünya sosyalist hareketinin hafızalarına bu duruşla kazındı. Troçki onların katlinin ardından yoldaşlarına yaptığı konuşmada, aralarından herhangi birinin, yaşamını ezilenlere adayan, tepeden tırnağa çelikleşmiş ve düşmana karşı bayrağı asla elden bırakmayan bir insan tasavvur etmeye çalışsa Karl Liebknecht’in adını vereceğini söyler. Alman şovenizmine meydan okuyan Liebknecht için şöyle der: “Hezeyan içindeki düşman kampta zafer kazanan militarizm her şeyi ezip geçtiğinde, görev karşı çıkmak iken herkes sessizliğe büründüğünde, nefes alacak hiçbir yer kalmamış gibi göründüğünde, onun, Karl Liebknecht’in militan sesi yükseldi: «Siz, zalim yöneticiler, askeri caniler, yağmacılar; siz, dalkavuk uşaklar, uzlaşmacılar; Belçika’yı ayaklar altına alıyor, Fransa’yı yıldırıyor, tüm dünyayı ezmek istiyorsunuz ve kimsenin sizden hesap soramayacağını sanıyorsunuz. Fakat açıkça söylüyorum: biz, bir avuç insan, sizden korkmuyoruz, size savaş ilan ediyoruz ve kitleleri ayaklandırarak bu savaşı sonuna kadar götüreceğiz!»”[3]
Liebknecht’in söylediği gibi tarihin akışında “yenilgi olan zaferler ve zafer olan yenilgiler” vardı. Onların savaşımı verili süreçte pek çok nedenden kaynaklı başarıya ulaşamadı belki ama bugün adları ve tutumları hâlâ enternasyonal mücadelenin mihenk taşını oluşturuyorsa bu onların yaşamlarını layıkıyla yaşadıklarının bir ifadesidir. Diğer yandan burjuvazinin hâlâ süren sınıf savaşında nihai bir zafer kazanamadığının da göstergesidir.
28 Kânunisani deyince de Türkiye topraklarında bir devrim gerçekleştirme arzusuyla heyecanla çalışan, 14 yoldaşıyla birlikte katledilen Mustafa Suphi gelir. Yaşadığımız toprakların özgün koşullarını da hesaba katınca Mustafa Suphi’nin hayatına sosyalizm mücadelesi temelinde yön vermesi ancak sürgün yıllarına denk düşer. Mustafa Suphi eğitimini hukuk ve iktisat üzerine tamamladıktan sonra, gazetecilik yapan bir Osmanlı aydını olur. Bu dönemlerde yazdığı yazılarda liberal bir söylem tutturur. Sonraki yıllarda İttihat ve Terakki’ye karşı çıktığı için tehlikeli görülen Suphi, Sinop’a sürgün edilir. Sinop sürgününden kaçarak Kafkasya’ya geçen Mustafa Suphi 1. Dünya Savaşının patlak vermesiyle Rusya tarafından tutuklanarak önce Kaluga’ya, sonra da Ural’a gönderilir. Mustafa Suphi bu yıllarda çok yoksulluk çekmişti ama onun adeta yeniden doğmasını sağlayan fikirlerle de bu süreçte tanışmıştı. Marksizmi öğrenmesi Bolşeviklerle tanışmasıyla birlikte başlayan Suphi, ilk sol siyasal çalışmalarını da sürgünlerin ve savaş esirlerinin arasında yapmaya girişmişti. Bolşevik önderlerle tanışan Suphi o yıllarda Sovyet Devriminin başarıya ulaşması için çalışırken, aynı zamanda bu devrimin kendi memleketinde de hayat bulması için kafa yoruyor, çalışmalar yürütüyordu. Suphi, bulunduğu her ortamda konuşmaya başladı mı dikkatleri üzerine çeker, kimi zaman Ömer Hayyam’dan şiirler okur, klasiklerden örnekler verir, kimi zamansa şakalarıyla ortamı neşelendirirdi.
Ekim Devrimiyle birlikte Doğu’nun despotik ülkelerinde baskı altında yaşayan halklarda bir umut ışığı yanmaya başladığında Mustafa Suphi de Doğu ülkelerine giderek oralarda çalışmalar yürüttü. Ama onun içinde yanan asıl şey Türkiye’ye girmekti ve bütün uğraşı Rusya’da gerçekleşen devrimi başta Türkiye’deki halklar olmak üzere dünya halklarına ulaştırmaktı. Bu uğurda her türlü zorluğu göze alıyor, burjuvazinin ikiyüzlü propagandalarına Abdülhak Hamit’in şiirine atıfta bulunarak büyük bir inançla şöyle cevap veriyordu: “Son zamanların Rus inkılâpçılarını zora sokan vak’aları karşısında bayram eden burjuvalarımız «bu artık hayal» deseler de; «Az çok hayalden gelir insana tesliyet (teselli)/ Hep iğbirardır (kırılgan), yüzü gülmez hakikatin» Fakat biz, vekayi-i kâinatı (evrende olup bitenleri) Hamit kadar şairane görenlerden değiliz. Kahramanlar için yalnız saadet ve iktidar zamanları değil, ölüm ve felaket devirleri bile bir bayramdır.”[4] O ölümüne doğru yola koyulmadan önce ciddi bir hazırlığa girişmiş, büyük bir mutlulukla varmıştı Anadolu topraklarına. Cellâtlar onu Karadeniz’de öldürdüler, fakat bilmiyorlardı ki o gözlerini Karadeniz’e dikip baktığında, dalgaların sesini duyduğunda kendini halkının içinde hisseder!
Mustafa Suphi gibi farklı milletlerden, farklı dil ve dinlerden insanları birbirine bağlayan şey kuşkusuz Lenin önderliğinde yaratılan Bolşevik örgütlenme tarzıyla ete kemiğe bürünen Marksizm fikriydi. Lenin ve partisi, Marksizmin sadece teoriden ibaret olmadığını, onu doğru kılavuz edinenlerin pratikte nasıl bir devrime ulaştığını dosta düşmana göstermişti. Elbette nasıl ki Marx ve Engels olmadan Marksizm ortaya çıkamazsa, Lenin’in önderliği olmadan da Ekim Devrimi ortaya çıkamazdı. Bu nedenle Lenin’in yaşamının tamamına yayılan örgütsel tutumu ve yaşam biçimi sosyalist devrimin nasıl bir ciddiyet ve nasıl bir yaşam sevinciyle inşa edilebileceğinin de örneğidir. Onun yaşamı zor günlerin, bugünden anlaşılamayacak denli zor günlerin altında pencereden süzülen bir ışık gibi umutludur. Lenin’in eşi ve yoldaşı Krupskaya onun örgütlü yaşamdaki görüntüsünü şöyle anlatır:
“Lenin’in bir bilimadamı, bir propagandist, bir yazar, redaktör, örgütçü olarak nasıl çalıştığını dikkatle incelersek, onu insan olarak da anlayabiliriz. Binlerce açıklamadan, onun makaleleri ve konuşmalarında dağınık halde bulunan tek tek tabir ve deyimlerinden bile İlyiç’in bir kolektivist, işçi sınıfı davasının bir savaşçısı olarak kişiliği ortaya çıkar. Kolektivist olmak, işçi sınıfı savaşçısı olmak büyük mutluluktur. İnsan sürekli ufkunun nasıl genişlediğini, yaşam için anlayışının ne denli derinleştiğini, çalışma alanının büyüdüğünü ve verimliliğinin nasıl arttığını duyumsar; kendinin de yığınların yetişmesiyle davanın gelişmesiyle geliştiğini hisseder. Ve Lenin işte bu yüzden öylesine güler ve güldürürdü, öyle neşeli şakalar yapardı, bu nedenle «yaşamın altın ağacını» severdi, bu yüzden yaşam ona büyük zevk verirdi.”[5]
Peki birden çok meziyete sahip bu insanlar için başka türlü bir yaşam düşünülebilir miydi? Burjuvazi kendilerini bir devrimle tehdit eden, peşlerinden gelen kitlelerle yeri göğü inleten bu önderlere eylemlerinden vazgeçmeleri karşılığında neler vermezdi… Nitekim kumaşı sağlam olmayanlar davalarına ihanet etmekten geri durmadılar. Ama enternasyonalizm bayrağını yere indirmeyen bu dört devrimci önder için başka türlüsü asla mümkün değildi ve olmadı. Lenin için başka türlü bir yaşamın olmadığını şu sözleriyle ifade eder Krupskaya: “O bir asker değildi. Buz pateni yapmayı, bisiklete binmeyi, dağlara tırmanmayı, ava gitmeyi çok severdi, müziği sever, yaşamı çok yönlü güzellikleri içinde severdi, arkadaşları severdi, insanları severdi. Onun sadeliğini, neşeli ve başkalarına bulaşan gülüşünü herkes bilir. Fakat onda her şey tek bir davaya tabiydi – herkes için aydınlık dolu, zengin içerikli ve refah ve kültür içinde mutlu bir yaşam için savaşım.”[6]
Mücadele zincirine bağlanmak
Sınıfımızın mücadele tarihi yaşanıp geçmiş olaylar silsilesi şeklinde okunamayacağı gibi, devrimci önderler de salt geçmişte büyük bedeller ödemiş romantik figürler olarak değerlendirilemez. Onlar sınıf mücadelesinin birer parçası olarak dünya işçi sınıfının tarihsel mücadelesine eşsiz nitelikte katkılar yaptılar. Dolayısıyla bugün onların hatırası, resimlerini çerçeveletip boş bir duvara asarak nostalji yapanlarla değil bu mücadeleyi nihai hedefine ulaştırmak için çaba gösterenlerle birlikte yaşıyor. Elif Çağlı “Bu Pisliği Ancak Devrim Temizler” makalesinde, tarihsel ve güncel örneklerle bugün içinde yaşadığımız kapitalist sistemin temel özelliklerini ve ana eğilimlerini hatırlatıyor ve insanlığın önünde gerçek bir kurtuluş kapısı olarak duran devrim mücadelesi için şöyle diyor: “Devrimci mücadele, işçi sınıfının örgütlü gücünün devrimi gerçekleştirmesi hedefiyle, yaşamını sabır ve azimle mücadele yıllarına adayanların yürütebileceği bir iştir. Bu anlamda, bu yolda yürüyen her bir kuşaktan sınıf devrimcileri, tıpkı bir yapının temelini kazmaktan harcını karmaya, tuğlalarını sabırla örmekten iç detaylarını incelikle yerleştirmeye varana dek devrimin gerçekleştirilmesine katkıda bulunanlardır. Bu mücadele uzun soluklu bir mücadeledir ve yaşam soluğunu bunu bilerek buna göre ayarlamak şarttır.”[7]
20. yüzyılın ilk çeyreğinde kendi kuşaklarının yaşayabilecekleri en onurlu yaşamı tattı dört devrimci önderimiz. Yaşam soluklarını büyük bir özveriyle devrimci mücadelenin içinde sonuna kadar kullandılar ve arkalarında yaşayan bir gelenek bıraktılar. Aynı zamanda yaşamlarından ders çıkaran, yarattıkları geleneği sahiplenen nice devrimci yola çıktı onların bıraktıkları kızıl bayrağı taşımak için. 21. yüzyılın ilk çeyreğini geride bırakırken önümüzde duran eşiğin farkında olmak ve buna göre gard almak bugünün devrimcisinin görevidir. Çağlı’nın 2007 yılında kaleme aldığı “Çürüyen Kapitalizm” makalesinde aktardığı üzere madalyonun iki yüzü var: “Çürüyen kapitalizm büsbütün saldırganlaşıyor. Diğer yandan çağımız, siyasal koşullardaki ani değişimlerle seyreden patlayıcı bir nitelik taşıyor. Nitekim günümüz dünyasında çeşitli bölgelerde ve ülkelerde birbiri ardı sıra patlak veren karışıklıklar, halk ayaklanmaları vb. bu tespiti doğrulamaktadır. Kapitalist devletler, üretici güçlerle üretim ilişkileri arasındaki muazzam karşıtlığın tetiklediği isyan dalgalarını, siyasi gericiliği tırmandırarak ve kıyıcı yöntemlerle bastırmaya çalışıyorlar. Hangi güncel sorunu ele alırsak alalım, kapitalizmin insanlığın geleceğini tehdit eden küresel bir canavara dönüştüğü gerçeğiyle karşılaşıyoruz. 21. yüzyıl, kapitalizmin yarattığı küresel felâketlerle adeta kapitalizmin kıyamet çağına dönüşmüş durumda. Kapitalizm kendi haline bırakılırsa modern insanlığın yeni bir yüzyılı olmayacak.”[8] Bu nedenledir ki tüm insanlık için yaşanası tek yaşam ancak bu düzenin yerle bir edilip yerine yepyeni bir yaşamın inşasıyla mümkün olabilir. Bugün hayatta olup kapitalizmin çelişkilerini görenlerin payına başka türlü bir yaşamı kurma mücadelesinin zincirine bağlanmak düşüyor. Yaşamlarımız ancak örgütlü mücadelenin bir parçası olduğumuzda gerçek anlamıyla yaşanası hale gelebilir, aksi takdirde kapitalist çürümenin bataklığında boğulmamak ne mümkün!
[1] Maksim Gorki’nin Ana romanında mücadele arkadaşlarının ölümü üzerine söylenmiştir.
[2] Elif Çağlı, Kızıl Kanatlı Rosa /4, 27 Mart 2009, https://marksist.net/node/2076
[3] Lev Troçki, Karl Liebknecht ve Rosa Luxemburg, Ocak 1919, https://marksist.net/node/1693
[4] Hamit Erdem, Mustafa Suphi, Sel Yay., s.85
[5] Nadejda Krupskaya, İşte Lenin!, İnter Yay., s.95
[6] Nadejda Krupskaya, age, s.357
[7] Elif Çağlı, Bu Pisliği Ancak Devrim Temizler, 20 Şubat 2025, https://marksist.net/node/8449
[8] Elif Çağlı, Çürüyen Kapitalizm, 29 Kasım 2007, https://marksist.net/node/1672
link: Başak Güler, “Dudaklar Ölür Ama Sözler Yaşar” ve Daima Yaşayacaklar, 15 Ocak 2026, https://eski.marksist.net/node/8686
Gelecek Güzel Günler, Örgütlü Mücadelenin Eseri Olacaktır
Her birimiz, çeşitli fabrikalarda çalışan işçilerdik. Ancak patronların kâr hırsından dolayı, fabrikalarımız ya kapatıldı ya da başka şehirlere taşındı. Kârını artırmak isteyen patron fabrikasını daha ucuz, sendikasız işçi çalıştırabileceği illere taşıdı. Sendikalı olmak da buna engel olamadı.
Bir kez daha bu süreçte görmüş olduk ki, örgütlü olmak demek; ekmeğine, çocuklarının geleceğine sahip çıkmak demektir. Patronlara, “İstediğiniz gibi at oynatamazsınız!” demektir. Ama bunu yapabilmek için sendikal örgütlülüğün yetmediğini, kazandıklarımızın sürekliliğini sağlayamadığımızı görüyoruz. Bu sömürü düzenine son vermemiz gerekiyor. Bizler, işçi sınıfının devrimci mücadelesine inanan işçileriz. İşçi sınıfının geçmiş mücadelelerini, derslerini, zaferlerini Marksist Tutum sayfalarından öğreniyoruz. Şanlı Ekim Devrimiyle de bu sayfalarda tanıştık.
108 yıl önce, Rus işçi sınıfının yaşadığı sorunlar, bugün yaşanan sorunlardan farklı değildi: Savaş, yoksulluk, açlık, baskılar, işsizlik ve daha niceleri… İşçi sınıfı, Bolşeviklerin önderliğinde iktidarı ele aldı ve kendi kaderini belirledi. İçinde yaşadığımız dünya, işçi sınıfına hâlâ cehennemi yaşatmaya devam ediyor. Dünyamız savaşlarla yangın yerine dönmüş durumda. En yakınımızda, Gazze’de taş üstünde taş kalmadı. Yaşamı tanımadan ölen bebekler, açlıktan hayata göz yuman çocuklar… Emperyalistlerin kârı uğruna biten yaşamlar, sönen ocaklar… Gözlerini kâr hırsı bürümüş egemenler, kanla suluyorlar topraklarımızı.
İnsanlığın ortak mirası olan ormanlar, denizler, dereler, göller... Vahşi kapitalizmin azgın kâr hırsı, doğayı yok ediyor, geleceğimizi, kaynaklarımızı eritiyor, tüketiyor ve katlediyor. Sadece insanlığın değil, tüm canlıların yaşam hakkını elinden alıyor, yaşam alanlarını yok ediyor. Kapitalizm, işçi sınıfına işsizlik, yoksulluk, ağır çalışma ve yaşam koşullarından başka bir şey vaat etmiyor. Kısacası, artık tarihin çöplüğüne atılma zamanı çoktan gelmiş bir sistemle karşı karşıyayız. İçinden geçtiğimiz dönem, 108 yıl öncesinden çok daha ağır ve zorlu koşullar barındırıyor. Kapitalist sistem yıkılmadan insanlık rahat bir nefes alamayacak. Sınıfın öncü işçileri olarak bizler biliyoruz ki, yolumuz ne kadar zorlu, hava ne kadar ağır olursa olsun, biz o karanlığı dağıtacak olan ışığı kendi ellerimizle yakacağız.
Bu düzenin yıkılacağına olan inancımızla, Ekim Devrimini kendimize kılavuz olarak görüyoruz. Bugün, gerek yaşadığımız topraklarda, gerekse de dünya meydanlarında, savaşa, yoksulluğa, işsizliğe karşı işçiler, emekçiler, gençler tepkilerini ortaya koyuyorlar. Meydanlarda ve fabrikalarda yürüyen mücadelelerin zaferle sonuçlanabilmesi için, Rusya işçi sınıfının sahip olduğu Bolşevik önderlik gibi bir önderliğe ihtiyacımız var. Umudun örgütlü mücadelede olduğuna inanan devrimci işçiler, elbet bugünün kılavuzunu da yaratacaklardır.
İşçi sınıfının devrimci mücadelesine olan inancımızla, Ekim Devrimine selam olsun!
Gelecek güzel günler, elbette örgütlü mücadelenin eseri olacaktır.
link: İstanbul/Pendik’ten bir grup metal işçisi, Gelecek Güzel Günler, Örgütlü Mücadelenin Eseri Olacaktır, 14 Kasım 2025, https://eski.marksist.net/node/8650
Değişimin Anahtarı Ekim Devrimi
ABD’li gazeteci John Reed, Ekim Devrimine dair gözlemlerini aktardığı “Dünyayı Sarsan On Gün” adlı kitabında, Rusya’daki işçi iktidarından serüven olarak söz edenlere şöyle diyordu; “Evet, bu bir serüvendir ve insanlığın bugüne kadar giriştiği serüvenlerin en büyüğüdür.” Üstünden geçen 108 yılın ardından Ekim Devrimi insanlığın kurtuluşu için mücadele edenlerin zihinlerinde ve yüreklerinde bir meşale gibi yanmaya devam ediyor. Bugün kapitalizmin yarattığı çok çeşitli sorunlar, krizlerle dolu bir dünyada yaşıyoruz. Savaşlar, açlık, yoksulluk, göç krizi, iklim krizi… Bu sorunlar karşısında kendisini yalnız ve çaresiz hisseden emekçiler bu düzenin böyle gelip böyle gideceğine ikna ediliyor. Sınıfsız ve sömürüsüz bir dünya ideali gerçekleşmeyecek bir hayal gibi görülüyor. “Güzel ama mümkün değil” deniyor. Oysa Ekim Devrimi, işçiler iktidarı aldıklarında, üretenler yönetmeye başladığında nasıl köklü değişimler yaşanabileceğinin kanıtıdır.
Devrimden sonra ilk iş olarak işçi iktidarı sürmekte olan savaştan çekildi. Egemenlerin kanlı planlarını, gizli anlaşmalarını dünya halklarına açıkladı. Emperyalist güçler savaşı bitirmek zorunda kaldılar. Devrim, kurulu düzenin taşlarını yerinden oynattı. Halklar hapishanesi Çarlık Rusya’sında tüm ezilen halklara kendi kaderini tayin hakkı tanındı. O zamanın en geri ülkelerinden birinde iktidarı ele alan Bolşevikler çalışma koşullarında, eğitimde, sağlıkta, demokratik hak ve özgürlükler konusunda en ilerici programı hayata geçirdiler. Yaşanan değişimler tüm Rusya’da ve hatta gözü ona kilitlenmiş olan dünya işçi sınıfında coşkuyla karşılandı. İşçi ve emekçiler tartışıyor, öğreniyor, dönüşüyor ve dönüştürüyordu. Devrimden sonra Pravda’ya yazan kadın işçiler “Ancak Ekim Devriminden sonra biz işçi kadınlar güneşi gördük” diyorlardı. Karanlığın içinden doğan bu güneş işçilerin elleri üzerinde yükseldi. Sovyetler sayesinde üretimde ve yönetimde tüm gücü elinde tutan işçiler, ayaklar baş olursa dünyada neler olacağını gösterdiler. İnsanlığın en ileri talepleri, en güzel duygularıyla canla başla devrimi korumak ve ilerletmek için çalıştılar. Elbette tüm bunlar bir gecede olmadı. Savaş, açlık ve yoksulluk canına tak eden işçi ve emekçiler ayağa kalktıklarında onları yönlendirecek, devrime götürecek öncüleri, Lenin ve Bolşevik Parti vardı. Yıllar boyunca sabır ve azimle sınıf içinde çalışan Bolşevikler devrime giden yolu ilmek ilmek ördüler.
Bugün dünya meydanları kapitalist sisteme karşı öfkeyle, değişim arzusuyla dolu sloganlarla yankılanıyor. İşçi ve emekçiler, gençler savaşa dur demek için kitlesel grevlerde, protestolarda buluşuyor. Rejimler yıkan, diktatörler deviren isyanlar yaşanıyor. Ancak işçi sınıfı örgütlü güçleriyle, önderliğiyle sahneye çıkamadığı için burjuvazi bir şekilde bu isyanları bastırmanın, sol görünümlü değişimlerle kitleyi aldatmanın bir yolunu buluyor. Bu hep böyle gidecek değildir. Bizler Marksist Tutum’dan öğrendiklerimiz sayesinde Bolşeviklerin yolundan yürümeye, işçi sınıfının örgütlülüğünü büyütmek için çalışmaya devam edeceğiz. Dünyayı kapitalizmin boyunduruğundan kurtaracak tek gerçek güç işçi sınıfıdır, örgütlü mücadelemizdir. Değişmez sanılan değişir, aşılmaz sanılan engeller aşılır. Ekim Devrimi bunun en güçlü kanıtıdır. Yeter ki inanalım, sabır ve azimle çalışalım.
link: Ankara’dan MT okuru genç işçiler, Değişimin Anahtarı Ekim Devrimi, 9 Kasım 2025, https://eski.marksist.net/node/8645
“Savaştan Çıkarımız Yok, Devrim Bizimdir!”
Emperyalistler tarih boyunca barış ve kardeşliği ağızlarından düşürmezken dünyayı kâr ve çıkarları için talan etmekten de geri durmadılar. Onlar için insan hayatının kazandıkları paranın ve gücün yanında hiçbir önemi yoktur. 1. ve 2. emperyalist paylaşım savaşlarında yüz milyonlarca insan hayatını kaybetti. Sözde 2. Emperyalist paylaşım savaşı son savaştı. Peki ya bugün içinde olduğumuz şey ne?
Bugün dünya işçi sınıfı birçok zorluğa göğüs germek zorunda. Sağlıktan eğitime, barınmadan gıdaya varıncaya kadar birçok temel hak gasp edilmiş durumda. Bunların hiçbirine kolaylıkla ulaşamıyoruz. Gecemizi gündüzümüze karatarak çalıştığımız halde fakiriz. Geçinmemize yetmeyen ücretler için ağır iş koşullarında çalışıyoruz. Her gün iş kazası geçirip sakat kalma, hatta ölüm riski altındayız. Yeterli ve sağlıklı beslenemiyoruz, çocuklarımızı besleyemediğimiz için gelişemiyorlar, gençler nefes alamıyor. Bugün bize uzak olduğunu düşünerek şehirlerin bombalandığını, çocukların açlıktan öldüğünü içimiz yanarak izliyoruz. Bugün de emperyalist paylaşım savaşı milyonlarca insanın canını alıyor.
Rus işçi sınıfı 1917’de, Lenin’in önderliğinde, egemenlerin saltanatına, emperyalist savaşa, sömürüye dur dedi. İşçi sınıfının tarihinden bugüne düşen ödevimiz de tıpkı 1917 Ekim Devriminin bize öğrettiği gibi kendi saflarımızda birleşip tüm bu haksızlıklara dur demektir. Tarihimiz bize bugün öyle bir ışık tutuyor ki burjuvazinin tuzağına düşmeden, halkların düşmanı olmadan, örgütlülüğümüzü büyüterek bu dünyayı değiştirme gücümüzün farkına varabiliriz. Savaşı durduracak olanlar, savaştan çıkarı olmayanlardır. Bugün dünyanın pek çok bölgesinde devam eden emperyalist savaşı bitirecek olan da devrimci işçi sınıfıdır.
Şanlı Ekim Devrimi işçi sınıfının kılavuzu, umudun anahtarı, barışın simgesi ve gülümseyen bir çocuğun yüzüdür!
İşçi sınıfının yol göstericisi 1917 Ekim Devrimi yolumuzu aydınlatmaya devam ediyor!
Yaşasın Ekim Devrimi! Yaşasın Sosyalizm! Yaşasın Enternasyonalizm!
link: Ankara’dan genç depo işçisi, “Savaştan Çıkarımız Yok, Devrim Bizimdir!”, 9 Kasım 2025, https://eski.marksist.net/node/8644
Ekim’in Kıvılcımı: Tarihi Aydınlatan Devrim
1917 yılının soğuk bir Kasım gününde dünyanın kaderi değişti. Petrograd sokaklarında yankılanan ayak sesleri, yalnızca bir iktidarın devrildiğini değil, insanlığın yeni bir yola girdiğini de müjdeliyordu. Her adım bir zinciri kırıyor, her slogan bir duvarı yıkıyordu. “Ekmek! Barış! Özgürlük!” diye haykıran işçi sınıfı yalnızca zincirlerini kırmıyordu; bir çağı da değiştiriyordu. Tarih sahnesine kendi adıyla ve kendi gücüyle çıkan emekçiler Ekim Devrimini yüzyıllardır ezilenlerin, sömürülenlerin, susturulanların haykırışı olarak tarihe nakşettiler. Şan olsun onlara!
Bu devrim elbette bir anda patlayan bir öfke değildi. Yılların birikimi, acısı, umudu, sabrıydı. Yani örgütlü bilinçle örülmüş bir yürüyüştü. Ve bu yürüyüşün en hayati taşıyıcısı, devrimci önderlikti. Lenin’in kararlılığı, Bolşeviklerin ideolojik berraklığı ve örgütsel disiplini olmasaydı, kitlelerin öfkesi tarihin karanlığında kaybolabilirdi. Çünkü Ekim Devrimi, yalnızca bir öfke değildi; aynı zamanda yön, strateji ve bilinçti. Ekim Devrimi bize şunu öğretti: Kitleler ayağa kalkabilir, ama onları zafere taşıyacak olan önderliktir. Önderlik, pusuladır. Önderlik fırtınalı denizlerde rotayı koruyan, dalgaların arasında yönü şaşırmayan kaptandır.
Bugün dünya yeniden bir eşikte. Savaşlar kıtaları kasıp kavuruyor, milyonlar göç yollarında umut arıyor, ekonomik krizler sofraları boş bırakıyor, eşitsizlik uçurumu büyüyor. Kapitalist sistemin çarkları, insanlığı yoksulluğa, güvencesizliğe ve çaresizliğe sürüklüyor. Teknoloji ilerliyor, ama adalet geriliyor. Zenginlik artıyor, ama yoksulluğu da arttırıyor. Bu düzen, insanlığın değil, sermayenin çıkarına işliyor. Kapitalizmin çürümüşlüğü her yerden pis kokular salıyor; savaşlar, göçler, yoksulluk, eşitsizlik… Ama tıpkı 1917’de olduğu gibi, bu karanlık içinde de bir kıvılcım yanabilir. O kıvılcımın devrime dönüşmesi için, tarih bilinciyle donanmış, enternasyonal bir önderliğe ihtiyaç var
Unutmayalım Ekim Devrimi, yalnızca geçmişin bir anısı değil, başarılı ve başarısız yanlarıyla geleceğin yol haritasıdır. Ekim Devrimi bir anı değil, bir çağrıdır. Bugünün karanlığına karşı, yarının aydınlığıdır. Her işçi, her genç, her devrimci bu haritaya bakmalı ve şunu hatırlamalı: “Devrim, hazır olanlara gelir. Ve önderlik devrimin kalbidir.”
Lenin ve yoldaşlarına: Kavganız devam ediyor! Yaşasın Ekim Devrimi!
link: İstanbul’dan MT okuru öğretmenler, Ekim’in Kıvılcımı: Tarihi Aydınlatan Devrim, 7 Kasım 2025, https://eski.marksist.net/node/8641


